İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2022

UCUNDA ÖLÜM VAR - KEMAL VAROL

 


Beş , altı belki yedi kez başlanıp yarım bırakılan bir kitap ve nihayet Ocak ayında bitirdim. Hikaye çok güzel Ağıtçı Kadın yıllar önce onu bırakıp giden Heves Ali'yi bulmak için yollara düşer. Sürekli kendime Heves Ali ne güzel isim  , Ağıtçı kadının hevesini kursağında bırakan Ali dedim.

Ağıtçı kadın üç telli bağlamasını çalarak ona ''Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden'' diyen Heves Ali'yi şehir şehir arar.

Hikaye çok güzel fakat yazar biraz fazla uzatmış konuyu sıkıldığım yerler oldu inatla bitirmek istememin sebebi Aşıklar Bayramı kitabını okumak istememdendir. Aşıklar Bayramı sanırım Heves Ali'nin hikayesi.

Sıkılmama rağmen o kadar çok cümlenin altını çizdim ki.....


'' Dünya ölümlü , gün akşamlıydı''

''Oysa bir ölüye bakarken onların ölüsünü görmem ben. Yerde upuzun yatan mevtanın yerinde yatanın ben olduğumu düşünürüm. Yıllar önce bir aşktan ölen, hayata bir ölü olarak saldıkları beni görürüm''

''Ah, herkesin ömrünü hikaye ederken kendi ömrüne bir cümle kuramamış ben! Uzanmış yatıyorsun kelimelerin arasında''

''Ağlayan ben değilim harfler ! Bak Heves Ali , elli yıl geçti üzerinden ama adındaki bütün harfler ağlıyor hala''

''Bazı aşklara soru sorulmazdı çünkü''

''Hem hangi insan neye ağladığını tam olarak bilebilir ki''

''Aşk biter ama hikayesi kalırdı geriye. Aşkın hikayesiyse kendisinden daha güzeldi. Kendimi bir hikayenin ağırlığıyla yollara vurdum. Başkalarına yaktığım ağıtlara sakladım içimi ''

''Harflerin kağıda düşenine değil yüreğe inenine inandım hep. Adında ' E ' harfi olanlar kötü olamaz , demiştim o vakitler. fakat onlar haklı çıktı . Sırtımı o narin ' E ' harfi gibi kamburlaştırıp gitti zaman ''

'' Fakat eni sonu herkes bilirdi ki dünya üzerinde bir aşıkların , bir de açların uykusu gelmezdi ''

''Acıkanın yanağından , susayanın dudağından belli olurdu. Acı çekenin kim olduğunu anlamak içinse gözlere bakmak yeterliydi ''

''Yaşlandıkça derdine doğru yürürdü insan''

'' Sonunda , Sivas'ta bir grup saz aşığına rast geldim. Adını sordum ama hiçbiri seni bilmedi. Bana söylediğin türküyü mırıldandım onlara. '' Hiç duymadık '' dediler. Gözlerini , saçlarını ,boyunu posunu anlattım uzun uzun. Başlarını çaresizce iki yana sallayıp ''Arguvan'a git '' dediler bana. '' Bir saz aşığı 
elli diyar gezse de önünde sonunda bir gün Arguvan' a gider"

"Yazmamı rüzgar aldı ama derdim olduğu gibi yerinde kaldı. Böcekler dağda değil içimde öttü . Güneş benim üzerimde doğup battı. Ölmedim. Ama yaşadığım da görülmedi dünya üzerinde "

"Dilimin üzerinde bir kelime geziyor elli yıldır ,alıp silen yok"


"Gittin.

"Geleceğim" dedin.

Yalan her ağızda güzel dururdu elbet, bilmedim.

Birinci yıl , bugün , dedim.

İkinci yıl , yarın , dedim.

Üçüncü yıl , baharın , dedim.

Dördüncü yıl , kışın , dedim.

Beşinci yıl , uzakta , dedim.

Altıncı yıl , bari bir rüyada görsem , dedim.

Yedinci yıl , artık gelmez , dedim " 

30 Eylül 2016

PERİ GAZOZU - ERCAN KESAL


Canım zaten çok sıkkındı.İyice daraldığım biranda içimdeki ateşi biraz gözyaşlarıyla söndüreyim diye ikinci kez okudum Peri Gazozunu. 

Bazen üstüne üstüne gitmek istiyorsun korkuların üzüntülerin  ve hayatın gerçekleri bir tokat daha atsın sana istiyorsun pamuklara sardığımız hayatımızın yanı başındaki dikenli yolları yüreğin kanaya kanaya okumak istiyorsun.

Gerçi hangimizin hayatı pamuk prenses tadında geçti ki , olsun diyorsun sonra ben büyüdüm ya çocuklar çocuklarımız onları kim koruyacak ya vicdan sahi ne zaman sustu vicdanımızın sesi.
Ercan Kesal sen yaz hocam muhakkak ki değiştirecek birilerini senin yazdıkların muhakkak ki dokunacak birilerin vicdanına kelimelerin.



Eskiden ölülerini gömmeyip ,bir kulenin tepesine ,açığa bırakan kavimler yaşardı bu topraklarda. Topluluğun rahipleri kuleye gizlenip, yırtıcı kuşların ölüleri nereden yemeğe başladığını izlerdi.
Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı : ''Sessizlik Kulesi.''
Türkiye'yi koca bir ''Sessizlik Kulesi'' yaptık en sonunda..
Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz.
Saklanıp bir şeylerin arkasına ,dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.

Peki , ne kadar daha seyredeceksiniz ,plazma LCD televizyonlarınızın önünde ,bayrağa sarılı tabutlara sarılarak , babalarının göğüslerini arayan yetimlerin hüznünü? Ya da , çoğu zaman usulünce yıkamak bile reva görülmeyen diğerlerinin , geride bıraktığı isyankar çocukların öfkesini...Yetmedi mi?

Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken yaşta kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü , farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyuor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse, bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğumuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor.

Ne kadar da küçükmüş meğer .Sığamadık yeryüzü sofrasına.Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış,kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var...
İyi o zaman .Ne diyelim?Afiyet olsun...

Dedemden öğrendiğim ,''insan olmak '' kendi mutlu olsuğun şeyleri yanındakilere de iletmektir.İnsan , kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa ''insanım'' diyebiliyor.

Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n'olur.Bir baba , on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun ,kafatası ve kemikleri , yanmış halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor!Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun...

Ey zebaniler, ey korku tüccarları , ey kibir heykelleri , vicdan fakirleri ,zalimler ! Bırakın kuzuların önünü. Geçip gitsinler ırmağın öte yanına. Anneleri bulur kokusundan onları.Mutlaka bulur. Bırakın kucaklaşsınlar...


Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu zannedip , kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek...Bu yüzden bu kadar kalınlaştı derimiz.Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz.
Gebeliğini kalın bir bez kuşakla sarıp saklayan küçük kadın gibi, gövdesinden başka sunacak hiçbir şeyi olmayan genç insanların çaresizliği üzerinden yapılan siyasetimiz, kızının kalbindeki değil , çarşafındaki kanına bakan adamlar gibi yaşayıp , komşusuna verdiği ''ileri demokrasi''akıllarından kendi nasiplenmiş riya dolu düzenimiz ve elbette meseleleri kökünden çözmek yerine , onun büyümesini seyrederek aldığımız ölümcül hazla sarhoş biz...

04 Mayıs 2016

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM - LATİFE TEKİN

Çocukluğunda yazlarını köyde geçirmiş biri olarak köy hayatının ; hem sonsuz özgürlüğü hemde büyüklerle aranda görülmez geçilmez sınırlarını iyi bildiğim bir yaşamı vardır. 

O yüzden Atiye'nin intizarları ,Dirmit'in delilikleri ,Huvat'ın abartılı müptelalıkları bana  hiç mi hiç yabancı gelmedi. 

Köy gibi Sevgili Arsız Ölüm de bir kara mizahtır . Atiye çocuklarına bir yalvarır bir intizar eder bir sever bir döver , Dirmit neyi sevse hep ona yasaklanır çünkü herşeyden her düşkünlükten korkulur bilmediğinden korkar çünkü hep insan.

Azraille pazarlıktadır hep Atiye evdekilere kızdımı çağırır onu geldimi daha işim var der gönderir bu artık evdekilere karşı silahıdır onun , çünkü sözünü böyle dinletir ancak. 

Başlarda boğuluyormuş gibi hissettiğim sonrasında müptelası olup elimden bırakamadığım bir kitap. Paragrafsız soluksuz dökülüp giden çoğu zaman güldüren buram buram gerçek hayat kokan Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığına benzetilen ama ondan daha keyifle okunan bir kitap edebiyat severlerin muhakkak okuması gerekir.

''Gözlerinden dudaklarına tuptuzlu iki şiir döküldü.''

İyi Okumalar....

08 Şubat 2016

MASUMLAR - BURHAN SÖNMEZ





















































                                                                                                                                                         Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde...

Bu çarpıcı cümle ile başlıyor kitap. Yazarın yazma sırasına ve benimde buna uyarak Burhan Sönmez kitapları okuma sıram Kuzey , Masumlar ve İstanbul İstanbul . Burhan Sönmez 1965 Haymana doğumlu  benim doğduğum Polatlı ile  arası 30 - 40 km  bu yüzden Haymanadan çok fazla insan ya Polatlı'ya yerleşmiş ya da yazın Haymana kışında Polatlı'da yaşamaktadır. Kendisi de zaten ilk ve orta eğitimini Polatlıda almış , farklı yıllarda aynı lisede okumuşuz. Lise arkadaşlarımın hemen hepsi Haymanalı hatta bunlardan ikisinin dayısı olmaktadır Burhan Sönmez , demiştim ya benim için özel bir yazar diye. Sadece arkadaş dayısı olmasının ötesine geçmesi için kitaplarını okumam yetti İstanbul İstanbul da çok etkilenip kendisine hayranlığım artsa da onu en iyi anlatan kitap Masumlar çünkü kendisini gizlemeden en net anlattığı kitabı. Ben üç kitabında da kendi hayatını farklı karakterlerle anlattığını düşünüyordum imza günündeki söyleşide bunda haklı olduğumu anladım. Kendi hayatındaki acılar kitaplarında büyük yer tutuyor. Kuzey daha çok , farklı görünen bir zaman ve dünyada geçse de Masumlarda kendi hayatı ete kemiğe bürünüp çok net karşımıza çıkıyor.

Çocukluğumuz bize en uzak ve en özlediğimiz yıllardır hele ki ileri yaşlarda memleketimizden sürgünsek buram buram kokar burnumuza çocukluğumuz memleketimiz , dost yüzler tanıdık sokaklar. Çocuklukta dinlediğimiz masallar , sevdiklerimizin kokuları hep kulağımızda hep sızlayan burnumuzun ucundadır. Burhan Sönmezin yazarlık serüveninin temeli bence küçük bir köyde, uzak büyük şehirleri hayal ederek hikayeler dinleyerek geçirilen çocukluğudur.

Burhan Sönmez  2011 yılında bu kitapla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülüne layık görülmüş. Kendisi bu ödülü en genç yaşta alan yazar imza gününde bunu söyleyip aslında kendisinin yazmaya geç başladığını ilk kitabı Kuzeyin 2009 da yani 44 yaşında yayınlandığını söyleyip genelde yaş ortalaması yüksek olan imza günündeki okurlara yazma konusunda umut vadetmişti :)

Burhan Sönmez yazarlığa giden yolda çok kitap okumanın kendisine çok fayda sağladığını hatta çocukken hem yolda yürüyüp hem kitap okuduğunu , çocukken dinlediği masallar ve hikayeler ise onun  hem kitaplarının temelini hemde hayal gücünün gelişmesinin en büyük mimarı olduğunu dile getirdi. Kitaplarının basılmadan önce muhakkak  annesine okuttuğunu  onun eleştirilerine çok önem verdiğini söylemişti.


Kalemi ve üslubuna hayran olduğum arkadaşlarıma önerirken  benim için Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk kadar edebi yazan çok güçlü bir kalem demişliğim , hatta dayanamayıp kitaplarının hepsini alıp bir arkadaşıma hediye etmişliğim var çünkü herkesin okuyup tanımasını istediğim bir yazar.

İyi Okumalar :)



İnsanlar nerede ölmek istiyorsa orası onların vatan duygusunun karşılığı olmalı...

Doğu'nun uzak şehirlerinden omuzlarında silah gibi taşıdıkları tırpanlarıyla gelip , kollarının, nefeslerinin ve efendilerinin merhametinden başka hiçbir şeye sığınmayan işçilerin çoğu tanrının onlardan umudu kestiğine inanan gariplerdir.....

Çaresizlik en büyük celladımızdı bu hayatta...

İnsan, tanrının ütopyasıymış. Bu yüzden tanrı oan kendş nefesini vermiş. Hayır , asıl ütopyayı tanrı değil insan var etmiş. Yaratılmak insanın kararı değil , ama nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilirmiş. İnsanlığın anası olan ilk kadın bu yüzden yasak elmayı yemiş. Bu sayede düştüğü varlık alemi insanın ütopyasıymış.

Garip olan , hayat değil ölümdü ; doymayacağını bile bile önüne gelen her şeyi arzulardı..

Yokluğa yaklaşmadıkça , varlığın anlamına erişemeyiz...

Yavrularını arayan annenin tek gecesi , bir ömrün azabından daha uzundur....

Masumlar bazen günahkarların yükünü taşırdı....

Köydeki dünya ile şehirdeki dünyanın farkını yavaş yavaş öğrendi. Biri içe doğru , ötekiyse dışa doğru  genişlerdi..

Ardına bakmadan çekip gidenler , çocukluklarını  yüzüstü  bırakırlardı...

Herkesin kendine ait bir mutluluğu vardı köyde ,mutsuzluk sadece kente bağlananların ruhuna sinerdi. Acı ve hüzün başkaydı , onu bilirdik.

Fotoğrafçılar tanrıya özenerek insan sureti yaratır, ama onu kuru toprak gibi ruhsuz bırakır.

İnsan insanın en iyi sığınaydı.


05 Şubat 2016

İSTANBUL İSTANBUL - BURHAN SÖNMEZ












































































Burhan Sönmez benim için özel bir yazar. Varlığından uzun süredir haberim olan ilk kitabı Kuzeyle kendisini tanıyıp anlamaya başladığım ve saygı duyduğum Masumlarla geçmişimizde pek çok ortak nokta bulduğum  tanıştığımda ise bilgi birikimine doğallığına alçak gönüllülüğüne sıcaklığına  hayran kaldığım bir insan .

İstanbul İstanbul beni çok derinden etkiledi imza gününe gittiğimde kitabı henüz okumamıştım ve gelen çoğu insanın kitaptan çok etkilendim sözleri ile tam olarak neyi kastettiklerini anlamamıştım. Bir çok kitap okudum evet bir çoğundan etkilendim ama bu kitapta kalbim kahramanlarıyla birlikte attı acıyı onlarla bir hissettim onlar gibi soluğumu tuttum ve kitap bittiğinde hüzün tüm bedenimi ve ruhumu esir aldı. Kitap bittiğinde çala kalem yazdığım bir not :

Sanki içimdeki ne zaman oluştuğunu bilmediğim bazı kabuk tutmuş yaralar kanadı durmak bilmedi. Kitabı okuduktan sonra biliyorum bunlar körelmeye başlayan ve kendi hayatının etrafında pervane gibi döndüğünden göremediğim bilemediğim hayatların acısını ta içinde hissetmekti çok ağladım duygularım altüst oldu neden ağladığımı bilemedim insanlık ölüyor dedim insanlık....



'' Herkes İstanbul'un güzelliklerini anlatıyor  , kimse orada mutlu yaşamayı beceremiyordu. Belirsizlik , bencillik ve şiddet kentin güzelliğini örtüyordu. Kent , insanın dünyada aradığı güzelliğin ve bütünlüğün ifadesiydi. Tanrı çoktandır buna yetmiyordu.  İnsan kentte bir doğa örmeye gayret ediyor, o doğanın içinde kendini bulmak istiyordu . Tanrı da öyle yapmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı yeri, göğü ve insanı ? Çağlar geçti . İşler değişti. Kaos , Tanrı' yı dışarıya itmeye başladı. Dışarı itilmesi için bir içe gerek varsa , insan farkında olmadan yeni bir zaman kuruyordu. Melankoli de orada doğuyordu. İnsanın değil yeni zamana uyamayan tanrı'nın melankolisiydi bu. Onun Babil Kulesi'nden beri korktuğu şey gerçekleşiyordu.''
 
''Denizlerin ötesindeki bir kabilenin insanları , düşman tarafından kaçırılıp da pazarlarda esir olarak satılmasın diye çocuklarının yüzünü yaralar , kendi çocuklarını çirkinleştirirlermiş. Çocuklar böylece özgür kalırmış. Onların dilinde çirkinlik ile özgürlük aynı anlamda kullanılır, güzellik ile esaret aynı sözcükle ifade edilirmiş. İstanbullular da kentlerini yitirme korkusuyla yaşıyor , onun güzelliğini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. yer üstünde ve yer altında acıya batıyor, kötülüğe sarılıyorlardı. Kenti çirkinleştirmeye özgürlük diyorlardı. Kötülüğün nihai amacının güzelliği parçalamak olduğunu görmüyorlardı. Ama İstanbul bunu seziyordu. İnsanların aptallığına karşı koyuyordu. Koca kent kendi başına direniyor , güzelliğini korumaya çalışıyordu.''

''Genç çocuklar bin bir hayal kuruyor ,okyanusun sisle kaplı sınırlarına yönelen gemiler gibi ileri atılıyor sonunda yelkenleri parçalanmış halde kıyıya vuruyorlardı. Bu kent ne zaman sevdi ki evlatlarını? Kime şefkat gösterdi ki? Böyle söylediğim bir gün oğlum , '' Baba '' demişti, '' bizim işimiz sevgi yaratmak değil , sevgiyi yaratmak. Bunun için çabalıyoruz.''

''İstanbullular, duvarlarına astıkları İstanbul tablolarını , her gün dolaştıkları sokaklardan  , yağmurlu çatılardan ve sahildeki çay bahçelerinden daha çok seviyorlardı. Rakı içiyor , efsane söylüyor, şiir okuyorlar, sonra duvarda asılı tablolara bakıp iç geçiriyorlardı. Başka bir kentte yaşadıklarını sanıyorlardı.''

''Bir kadının en büyük kötülüğü , daima sizden daha iyi olmasıdır.''

''Acı bedeni , korku ise ruhu esir alır ve insanlar bedenlerini kurtarmak için ruhlarını satarlar.''

''İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın , acıyı yaşadığı an zihni tutuluyordu. Acı nedeniyle zamanın akışı kesiliyor , gelecek duygusu yitiyordu. Gerçeklik yok oluyor , bütün evren, bedeninden ibaret hale geliyordu. Hep bu an kalacak , başka bir zamana geçilmeyecekti.... Ama neden şimdi , neden milyarlarca yıllık zaman içinde tam benim acı çektiğim zamandayız, diye düşünüyor, kendi kendime anlamsız sorular soruyordum.''

''İstanbul yeraltında yaşadığımız hücrelerle soluk alıyor , biz de göçüp gitmiş insanların kokusunu taşıyorduk. Zihnimizde eski kentlerin ve eski insanların kalıntısı vardı. Yükümüz ağırdı.Acı bu yüzden etimize şiddetle çarpıyordu.''

''İnsan iç geçirirken verdiği bir soluktan ibadettir.''

''Alay onun kutsal inancıdır kentte , kendisi gibi olmayanı küçümser.''

''Acının paylaşılmadığını aklınla bilmek başka , bedeninle öğrenmek başkaydı.''

''Bir kenti tanımak üç gün , bilmek ise üç kuşak alırmış. Tanımak ile bilmek arasındaki kalın surları aşmak zaman isterdi, anlık iş değildi.''

''Ayrılık , ümitlerin ötesinde bir şehirdir. Ne bir kuş , ne bir haber , ne de bir selam gelir.''


İyi Okumalar....




09 Ağustos 2014

GÖLGESİZLER - HASAN ALİ TOPTAŞ













                                                                                                                                                                      Bu kitap ne anlattığından çok nasıl yazıldığıyla merak uyandırdı bende. Hasan Ali Toptaş herhalde ve belki lerle ayrı bakış açısı kattığı romanını farklı ruh ve bedenlerle öyle zenginleştirmiş ki  hayal dünyası ve güzel kalemi beni kendisine hayran bıraktı.

Hasan Ali Toptaş bilinenin ve çok yazılanın dışına taşımış romanını. Kelimeler bilinen ama unutulan gerçek ve en yalın hallerine dönerken, insan kendi varoluşundan bedeninden taşıp taşıp kendine  ruhuna ve insanlara dışarıdan şöyle bir bakıyor.

Devletin gözünde ki insan ve insanın gözünde ki devleti taşra insanına özgü bir bakış açısı ve ruh hali ile anlatışı hem gülümsetiyor hem de düşündürüyor. Hasan Ali Toptaş  gülümseyen yüzün altındaki hüznü ve durgun akan  suyun altındaki girdapları yazıyor.

Hasan Ali Toptaş'ı  okuduğum yazarlar arasındaki bir yere koyarsam sanırım hiç düşünmeden söyleyeceğim isim Marquez olurdu.

İyi Okumalar.

''Peki ama , yok edilmeye değecek önemi nereden geliyordu Nuri'nin? İşte bunu bekçi bilemezdi ; belki o , sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı. Her köyden birer kişiyi yok edelim bakalım , diyebilirdi devlet ; ötekilerin yok olmaya ne denli hazır olduklarını anlamak için. Köyden hayalet hızıyla gelip geçen çerçi , yüzlerden bu hazırlığın ipuçlarını toplamıştı belki ; şimdi dağların ardında bir yere oturmuş ,  topladığı yüzleri yazıyordu kağıtlara. İşte diyordu halleri , işte gözleri , işte susuşları , sonra bakışları , evleri , köy meydanındaki çınarları , çınarın dibindeki muhtarları , işte bakkal Rıza , onun yanında Cennet'in oğlu , az ötede Reşit...''

'' Öteki ayrıntılar o denli çoktu ve öylesine büyük bir mercek altındaydı ki , herkes her şeyi görmekten körleşmişti. ''

''Havada , her şeyi varoluşunun son çizgisine iten kalın, kalınlığı kadar da bükülmez binlerce telin gerginliği vardı. Avludaki kağnı tekerlekleri , sığırların bağlandığı demir halkalar , duvarlar , dut ağacının gölgesi ve gökyüzü , olası bir vınlamaya karşı hazır gibiydi.''

'' O her şeyin bir iz bırakacağına inaıyordu , izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde , sözcüklerin dişte , bakışların yüzde.''

'' Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere , önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin .Dönsen de, eksik.''

'' Güldü muhtar ; gülesi değildi , ama kendini tutamadı . Her sorunun yanıtı yıllar önce hazırlanıp insan aklının bir köşesinde bekletiliyormuş gibi geldi ona. ''

'' Ardından da , bunca yıldan beri hep akıllı davranmanın yorgunluğu çökmüştü omuzlarına ; ölçülü olmanın , başarmaya çalışmanın ve içinde köpüren binlerce arzuyu bütün bunların gerisine atmanın yıllanmış bıkkınlığı gelip yüz çizgilerine oturmuştu.''

'' Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti Cennet'in oğlu ; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi , delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti.''

'' Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan , aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin , aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı. '' 

26 Kasım 2013

BENİM ADIM KIRMIZI - ORHAN PAMUK


Benim için lezzetli kitap diye bir şey var ve bu kitapta çok lezzetli hani sevdiğimiz bir yiyeceği yavaş yavaş mest olarak yeriz ya işte bende bu kitabı yavaş yavaş mest olarak okudum. Yalnız bu kitabı alalı baya oldu ve ben en az 3-4 kez yarım bıraktım çünkü hep aklımda başka kitaplar vardı ve yanlış zamanda başladım bu kitaba. Okumak için en doğru zaman kesinlikle kış mevsimi mümkünse kitaptaki gibi dışarıda kar yağsın yada puslu yağmurlu bir hava olsun. 

Kitap İstanbul'da ve karlı 9 günde geçiyor hani ben kitabın içine o kadar girdim ki 9 gün falan olduğunu arka kapaktaki yazıdan biliyorum geçen zamanın farkında bile değilim .

1591 yılı enişte efendinin padişah için yaptırdığı gizli bir kitap bu kitabı hazırlayan nakkaşlar ,enişte efendi ve onun güzel kızı Şeküre , enişte efendinin yeğeni Kara, Şekürenin oğulları Şevket ve Orhan  çevresinde geçiyor .Kitap ''Ben Ölüyüm'' adlı bölümle başlıyor  her bölümün anlatıcısı farklı  Şeytanı, Ölümü, Kırmızı Rengi,  Ağacı, Köpeği yani canlı cansız herşeyi dillendiriyor yazar.

Bunlar içinde en çarpıcısı da zaten ''Ben Ölüyüm'' ben bu bölümde  Orhan Pamuk'un neden iyi bir yazar olduğunu anladım çok çarpıcı cesur bir dili ayrıca farklı bir bakış açısı var kelimeleri insanın suratında bir tokat gibi patlıyor dilin cesurluğu kitaba ayrı bir lezzet katıyor sıradanlıktan çıkarıyor Cevdet Bey ve Oğulları kitabından sonra ben karşımda bambaşka bir Orhan Pamuk buldum bu sayede her kitabında da farklı bir yazara dönüşeceğini düşünüyorum bu da zaten onu büyük bir yazar yapmaya yeter.

Bir katil aranıyor aynı zamanda , nakkaşlar arasında işlenen bir cinayet şüpheli 3 nakkaş okurun bunu bulmasını da istiyor yazar ayrıca nakkaşhaneyi  ,nakkaşları , nakkaşın uslubu var mıdır ? Sorusunu o dönem nakkaşlarının nerden etkilendiklerini Venedik mi yoksa Acem nakkaşlarının izinden mi gitmeleri gerektiğini anlatıyor.

Yazar nakkaşların ağzından pek çok hikaye dillendirmiş ve bu kitap için çok araştırma yaptığı belli çünkü efsanelere çok fazla yer vermiş Firdevsi'nin Şehnamesi , Leyla ile Mecnun , Ferhat ile Şirin , kendi Oğlunu yanlışlıkla öldüren Rüstem sahneleri sıksık nakkaşlar tarafından resmediliyor ve bunlar üzerine onlarca hikaye anlatılıyor .

Kitabı okuyup bitirdiğim günün gecesi kitabı düşünürken son paragraf aklıma geldi ve çok güldüm Şeküre'nin ağzından biter kitap ve Şeküre hikayeyi bir gün yazar diye oğlum Orhan'a anlattım herşeyi der ve şöyle ekler .

'' Her zaman asabi, huysuz ve mutsuzdur ve sevmediklernie haksızlık etmekten hiç korkmaz . Bu yüzden Kara'yı olduğundan şaşkın, hayatlarımızı olduğundan zor , Şevket'i kötü ve beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan'a. Çünkü hikayesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.

Bu Orhan acaba yazarımızın kendisimi.


''Nakış aklın sessizliği , gözün musikisidir.''

'' Bu gibi durumlarda , yani kalbimizin bir türlü çıarmak sitemediği acı sonucu , acımasız aklımız çıkarır çıkarmaz, bütün gövdemiz isyan eder ona.''

''Hepimize olur : Bazen mantıklı düşünüyorum diye haftalar , yıllar boyunca hayal kurduktan sonra, bir gün bir şey görürüz, bir yüz , bir elbise, mutlu bir insan ve biranda hayallerimizin gerçekleşmeyeceğini , mesela o kızı bize hiç vermeyeceklerini , mesela filanca mevkiye hiç getirilmeyeceğimizi anlayıveririz.''

''Biz , aynı kadına aşık iki erkek , o önde , farkına hiç mi hiç varmadığı ben arasında, İstanbul'un sokaklarında döne kıvrıla ine çıka ilerler, köpek sürülerinin savaşlarına ayrılmış ıssız sokaklardan, cinlerin beklediği yangın yerlerinden , kubbelerine meleklerin yaslanıp uyuyakaldığı camilerin avlularından , ruhlarla mırıl mırıl konuşan servi ağaçlarının yanı başından , hayaletlerin kaynaştığı karla kaplı mezarlıkların kenarlarından , adam gırtlaklayan haydutların az ötesinden , bitip tükenmez dükkanların , ahırların, tekkelerin , mumhanelerin, saraçların , duvarların arasından kardeş kardeş geçer gideren ben onu takip değil , taklit ettiğimi düşünüyorum.''

'' Bir süre sonra ağlamak yüreğimi yumuşatıp beni iyi bir insan yaptığı için ağladığımı farkettim.''

'' Bu sözleri sanki ağzıma bir başka gücün koyduğuna inanıyordum , ama tutamıyordum da kendimi. Budan sonra mutlu olma ve umut etmek için hiçbir yolum kalmamıştı. Yalnızca zeki ve alaycı olabilirdim ve her zaman eğlenceli bu iki sevimli cinin , zekanın ve alaycılığın arkasında , onlara hükmeden Şeytan'ın  bana sokulan varlığını hissediyordum.''