21 Aralık 2011

BİZDEN HABERLER

Herkese Merhaba bloguma yazmayali uzun bir süre oldu bunun nedeni internetten uzak kalmak bilakis bu dönemde 3 kitap okudum yazacak cok sey var. Bebegim karnimda 22 haftalik oldu cinsiyetide erkek kismetse 29 nisanda kucagima alicam onu. Su siralar dualarimda ilk sirayi onun saglikli olmasi ve sag saglim kucagima almak yer aliyor.3 kitap okudugumu söylemistim bunlar Elif Şafaktan Aşk ,Zülfi Livaneliden Leylanin evi ve William Trevor dan Felicia'nin yolculugu en kisa sürede bu kitaplarin yazilarini yazicam.Şu sirada Irvin Yalom dan Nietzche Ağladiğindayi okuyorum okumam biraz yavas ilerliyor çunku bir yandanda bebegim icin battaniye örüyorum :)) Dogum icin ailemin yanina Ankaraya geldim ve mayisa kadar burdayim kismetse mayista bebegimizide alip çesmeye evimize dönecegiz bu arada blogumu cok ihmal etsemde ki internetsizlik yüzünden izleyici sayim gitgide artmis bu beni cok sevindirdi beni izleyen herkese tesekkur ederim ara sira bende izledigim ve merak ettigim bloglara girip bakiyorum ama yorum birakamiyorum cünkü telefondan okumak ve yazi yazmak bana biraz zor geliyor. Bu arada malesef bir suru kitap hediyesi çekilişini kaçirdim :((

20 Eylül 2011

YENİ HABERLERİM VAR


Evet fotoğraftan da anlaşılacağı üzere hamileyim. 8 hafta 2 günlük şuanda bebeğim  henüz kendisini göremedik doktorum kalp atışlarını görmemiz için 28 eylüle tarih verdi ama biz dayanamıycaz  ve bu hafta içerisinde doktora gitmeyi düşünüyoruz.Aşırı derecede olmasada mide bulantılarım var özellikle sabahları çok zorlanıyorum canım hiçbirşey yemek istemiyor yemeyincede sürekli mide bulantısı çekiyorum. Etraftan sürekli şunu ye bunu ye diye tavsiyeler geliyor ama ne mümkün hele ki balık yememi söyledikleri an midem ağzıma geliyor, onlara her ne kadar bebeğin ilk 3 ay annesinden çok fazla beslenmediğini söylesemde sen yinede ye yok öle bişey ilk 3 ay çok önemli diyorlar :S

Sürekli evdeyim hafif şeyler yeyip sürekli uzanıyorum , kitap okuyamıyorum hem canım istemiyor hemde elime alınca en fazla 2-3 sayfa okuyup bırakıyorum. Genelde tv izliyorum nerdeyse belgesel kanallarındaki tüm programları ezberledim Nat.Geo.Wıld da Kaplan Adam özellikle favorim :) Bu arada 3 günde Game of Thrones dizisini 1. sezonunu bitirdim ve çok beğendim ama yeni sezon nisan 2012 de gösterilecekmiş :(

Duygusal anlamda da  kendimde değişiklikler farkediyorum eskidende karşımda ağlayan birini görsem benimde gözlerim dolardı ama şimdi anında ağlama moduna giriyorum . Kayınvalidem erkende olsa bebişe birşeyler almış işte onları görünce gerçekten hamile olduğumu farkettim baktıkça heyecanlanıyorum ve biran önce anne olmak istiyorum :)

01 Eylül 2011

CEMİLE


Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un tamda ağustos ayında geçen bir aşk hikayesi Cemile. Cemile bir aşk hikayesi olmasının yanında yazıldığı dönemin kısa bir özeti şeklinde. Savaşın kopardığı aileler , okula gitmeyip ailesine direk olmaya çalışan erkek çocuklar, erkek gibi çalışan kadınlar. Kırgızistanın o muhteşem  doğası, yiğitlik destanları ile bir çocuğun gözünden yengesi Cemile ve Danyar'ın aşk hikayesi.

Cemileyi Fransızcaya çeviren Fransız yazar Louis Aragon  Cemile'yi ''dünya nın en güzel aşk hikayesi'' olarak tamınlamış.

Ekleme : Cengiz Aytmatov'un tarzını betimlemeler ve yaşadığı coğrafyayı anlatışı ile usta yazar Yaşar Kemal'e çok benzettim.

29 Ağustos 2011

AYLAK ADAM



Öncelikle kitap için konuya MÜKEMMEL diyerek başlamak istiyorum uzun zamandır böylesi akıcı ,değişik ve tam anlamıyla edebi diyeceğim bir kitap okumamıştım , sanırım kelime oyunları ile beynimi zorlayan kitapları seviyorum ben .

Kitaptaki baş karakter C. (yazar isim vermemiş C. demeyi yeterli görmüş) aileden kalan mirasla geçinen  ve aylak(kendi tabiriyle )  28 yaşında  bir adamdır . C. sürekli  kendisi gibi olduğunu düşündüğü B. adlı aşık olacağı kadını sokaklarda aramaktadır örneğin sürekli aynı pastahaneye gidip aynı masaya oturup ruh haline göre insanları seçer  mesela sağ taraftan gelecek üçüncü kadın B. olucak gibi. 

Hikaye bir kadını arama gibi görünsede yazar  C. için o kadar değişik ve ilginç bir karakter oluşturmuş ki hikayeden çok C. nin karakteri düşünceleri ve psikolojisi okuyanı etki altına alıyor. Sıradanlığa ,toplum baskısına ,aile ilişkilerine ,aile baskısına , gevezeliğe karşı bir adamdır C.  Sürekli gittiği lokantada garsonun kendisine gülümsemesine yada arkasından güle güle demesine, sevgilisini öperken kızın odanın kapısını kitlemesine yada perdeyi  kapatmasına ,aynı kalıpla söylenen sözlere ve onlara verilen aynı cevaplara  açıkcası aslında normal sayılan herşeye karşı bir adam C. . Aslında insan okudukça kimi yerde kendini buluyor C.de ama malesef gerçek hayat bize C. olma şansı vermiyor. 

C. anlatması zor bir karakter bu yüzden kitaptan bir kaç alıntı yaptım bakın C. bize olayları nasıl yorumluyor.



"O sabah kahveci çayını ona sormadan getirdi. Demek müşteri olmak için altı gün yetiyordu. Yemek yediği lokantalarda garson, "-Ali Bey'in çorbası!" "-Ver Ahmet Bey'in bayıldısını." diye bağırdıkça şaşardı. İnsanları hep aynı yere çeken neydi? Kahveciye kızdı. Onda müşteri olacak surat var mıydı? Bir daha buraya gelmeyecekti."


"Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının 'Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,' sözüne karşılık kim bilir kaç erkek 'Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,' diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum?"


''Tutamak sorunu dedim . 
İnsanın bir tutamağı olmalı. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bişey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına.  Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi,en yüksek olduğuna inanır.  Gülünçlüğünü farketmez.  Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım.  Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı.  Herkesin, "-Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"




YENİ KİTAPLARIM


Bunlar okumak için ödünç alınanlar , aralarından Yusuf Atılgan dan Aylak Adam okundu ikinci olarak Cengiz Aytmatov dan Cemile yi okumayı düşünüyorum uzun yıllar önce okudum fakat hep tekrar okumak istediğim bir kitaptı.


Bunlarda D&R dan yaptığım alışverişte aldıklarım Semerkantı yaklaşık 10 gün önce aldım ve okuyorum şuanda yarısındayım. Zahir ve Babilin Köpeklerinide dün aldım aslında kitap almak için girmemiştim ama 4 tl lik  kitaplara şöle bir bakayım derken bunları alıp çıktım :)

18 Ağustos 2011

KELEBEK


Henri Charriere (Kelebek) işlemediği bir suçtan Fransız Guyanasın da ( sömürgesi) müebbet kürek cezasına çarptırılır . Kelebeğin öyküsü bu şekilde başlar ve tamı tamına 13 yıl sürer , bu 13 yıl içerisinde sayısız kez kaçma girişiminde bulunur Kelebek ve  hiç bi zaman inancını kaybetmez . Özgür olduğunda savcı dan alacağı öç onu her zaman ayakta tutar ve hayata bağlanmasını sağlar. 

Fransız Guyanası Güney Amerikada yer alır ve Fransız hükümdarı Napolyon tarafından ''suçlulara ancak onlardan daha kötü insanlar nezaret edebilir mantığıyla kurulmuştur, bu bölgede Fransa ve İlgilterenin sömürge yerleri yer alır ve ülkelerinde cezalandırdıkları suçluları bir nevi tekrar iyi birer birey olmaları için bu sömürgelerdeki adalara sürgüne gönderirler. Burada ki hayat akla mantığa sığmayan şekilde ilerler ve bilmediğimiz bir dünyanın kapıları açılır . Örneğin mahkumlar arasında yaygın olan elindeki parayı minik bir tüpün içerisine koyup bunu bağırsaklarında taşımak , cüzzamlı dolu bir ada, kızılderilli kabilesi ile kısa dönemde olsa yaşanan özgür bir hayat, çok sıradan olan cinayetler , köpek balıklarına atılan mahkum cesetleri, sapkın cinsel ilişkiler , 3 metre kare hücrede(insan yiyen adıyla anılan) geçirilen yıllar ,hastalıklar,  intiharlar, deliler, katiller, hırsızlar ve sürekli kaçmayı düşünen bir Kelebek.

Eleştirmenin biri kitap için şöle demiş : ''Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun,eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun''. Bu görüşe katılmamak mümkün değil  eğer yazdıkları gerçekten doğruysa bence kendisine İnsanlık Yaşam Mücadele Ödülü veya Özgürlük Mücadelecisi v.s gibi bir ödül verilmeli. Kitabı okurken çoğu kez kendimi Kelebeğin yerine koymuş halde buldum ve   acaba ben olsam hayatta kalmak ve özgürlük için bu kadar savaşırmıydım sorusunu sordum .İşte bu yüzden çoğu insan için bir başucu kitabı Kelebek . 

15 Ağustos 2011

İLK MİMLENİŞİM

Sevgili kitaplarlayasiyorum beni mimleniş kendisine çok teşekkür ederim zira bu benim ilk mimim blog dünyasında bende mimlendim sonunda :)

Mimin konusu sevdiğin 3 film..

1- Truva : Bu filmi çok sevme nedenimin ilki Aşil karakterini çok sevmem evet Brad Pitt hayranıyım ama yakışıklılığından öte bu adamın rolüne kattığı gerçeklik ve oyunculuğunu seviyorum .Film geçtiği dönem ve yaşanan olaylarla hep ilgimi çekmiştir severek dönüp dönüp izlerim yani.
2-Gladyatör: Sanırım bu tarz filmleri seviyorum sıkıda bir Spartacus dizisi hayranıyım.
3-Kayıp Nişanlı: Blogumda bu filmden şurda bahsetmiştim çok naif bir öykü kaybetmek ,bulmak ,ümit etmek ve savaşın yokettiği hayatlar..

Bende 3 kişiyi mimleyim ozaman belki bu mim onlarında hoşuna gider.



10 Ağustos 2011

SHİDLERİN LİSTESİ ve ESARETİN BEDELİ


Shidlerin listesi daha önceden izlediğim fakat bazı ayrıntılarını unuttuğum bir filmdi . Genelde  izleyip çok sevdiğim bir filmi hiç bilmediğim yeni bir filme tercih ederim bu yüzden de beğendiğim filmleri 2-3 kez izlemişliğim vardır. Oskar Shidler 2.Dünya savaşı yıllarında Almanyada yaşayan zeki bir girişimcidir fakat parası yoktur, Almanyada zor durumda yaşayan ve hiçbir hakları olamayan Yahudilerle işbirliği yapar ve onlardan  elde ettiği para ile kurduğu fabrikada yine Yahudileri işçi olarak çalıştırır . Zamanla savaşın acımasızlığı ile ezilen Yahudiler için Shidlerin fabrikası bir kurtuluş yolu olur. Bu yüzden artık Shidlerle  Yahudiler arasında yeni bir bağ oluşur ve Shidler Yahudiler için elinden geleni yapmaya çalışır böylece  yeni bir fabrika kurmaya karar verir  , fabrikada çalışması için hazırlayacağı listeye giren yahudilerde yaşama hakkını kazananlar olacaklardır. İmdb de ilk on film içinde 7 sırada Shidlerin Listesi izlerken yaşananların gerçek olabileceğine inanamıyor insan tam bir insanlık dramı ..


Yine daha önceden izlediğim ve İmdb nin ilk sırasında yer alan bir film Esaretin Bedeli.   Andy işlemediği bir cinayet yüzünden hapis yatan bir mahkumdur karısı ve karısının sevgilisini öldürmekle suçlanarak müebbet hapse mahkum edilir . Film boyunca Andy nin hapishane yaşantısını izleriz fakat bizi hiç beklemediğimiz ve şaşırtacak bir son bekler....

 Her iki film için ayrıca söylenecek şey oyuncuların sergilediği müthiş performans ikiside harika ve tekrar tekrar izlenecek filmler.

04 Ağustos 2011

MARTİN EDEN

Martin Eden Jack London'un kendi hayatından kesitler içeren bir romanı yani yarı-otobiyografik bir eser.Jack London'un özellikle çocukluk döneminde geçirdiği yoksulluğu  Martin Eden'de  20'li yaşların başında yaşar.

Martin deniz işçiliği yapan ve okumayı seven bir gençtir bir gün kavga edenlerin arasında tesadüfen hayatını kurtardığı bir gencin evine davet edilir burada tanıştığı hayatını kurtardığı gencin kardeşi Ruth'a aşık olur. Ruth zengin bir aileye sahip ,edebiyat eğitimi almış burjuva kültürü ile yetişmiş biridir. Martin Ruth'un kendisini sevebilmesi için yapması gereken şeyin kendini geliştirmek olduğunu anlar ve daha çok okumaya başlar . Bu sırada Martin yazarak çok para kazanılacağını keşfeder ve böylece Ruth'la daha kolay evlenebileceğini düşünür. 

Ruth'da Martine karşı kayıtsız değildir . Ruth Martini çevresindeki bir çok erkekten daha farklı bulur ve Martini kendi elleriyle şekillendirebileceğini düşünür, fakat Ruth Martinin yazdıklarını beğenmez ve Martine yazmayı bırakıp herhangi bir işe girmesini ve asla büyük yazarlar gibi olamayacağını söyler . Martin ise yazdıklarından o kadar umutludur ki günde 5 saat uyuyarak bütün gününü okumaya ve yazmaya adar fakat bu dönemde Martin birde parasızlık ve açlıkla uğraşır .Yayınevlerine gönderdiği yazıların hepsi geri gelir umudunu tamamen kaybettiği bir gün Martin yayınevlerinden birinden bir mektup alır ve eseri sadece 5 dolara alabileceklerini bildirirler bu fiyat Martinin hesap ettiği ücretin çok çok altındadır bu dönem içerisinde yazmayı bırakmayı düşünen Martin eserlerinden birinin de 40 dolara satılmasıyla umutlanır ve uzun süre o 40 doların desteği ile yaşar .Devam eden  dönem içerisinde Martin'in eserleri tekrar çok az para getirir ve Ruth ta kendisinden ayrılır .

Olaylar daha sonra Martinin eserlerini satması ve çok büyük bir yazar olması ile devam eder fakat Martin için herşey artık çok anlamsızdır . Martin artık çok ünlü bir yazardır herkes Martini  akşam yemeğine davet etmek için çabalar Martin ise içinden hep ben bu eserleri yazarken çok açtım neden kimse beni o zaman yemeğe davet etmedi , neden eserlerimi tek tek geri çeviren yayınevleri şimdi benim için binlerce dolar ödüyor, ve neden Ruth şimdi bana geri döndü diye düşündü. Böylece Martin ile insanlar arasında derin bir uçurum açıldı ve Martin artık eskisi gibi bir insan değildir .

Kitap özellikle edebiyat severlerin bence okuması gereken bir eser. Yazar olma yolunda ilerleyen Martin Eden'in hikayesi yaşadığı zorluklar , okuyarak edindiği bilgilerle nasıl diğer insanlardan ayrıldığı onlarla arasındaki uçurumun nasıl açıldığı onun azmi ve geç gelen para ve şöhretin onun için hiçbir anlam taşımadığını ve tabiki Jack London 'un hayatından kesitleri okumak bana büyük zevk verdi. Martin Eden düşünen sorgulayan inandıklarının sonuna kadar arkasında duran ve bir gemi işçiliğinden kendini baştan yaratan çok farklı bir karakter.

16 Temmuz 2011

SUÇ VE CEZA

Nihayet Sevgili Dostum Raskolnikov ile yollarımız ayrıldı uzun bir birliktelikti bizimkisi . Raskolnikov Beyaz Gecelerdeki kahramanımız gibi çatı katında dolap kadar küçük bir odada yaşayan üniversiteyi bırakmış ruhsal bunalımlar içinde yaşayan bir gençtir.

Raskolnikovu bunalıma iten nedenler ilk başta anlaşılamasada bir müddet sonra Raskolnikovun işlemek üzere olduğu ve planını yaptığı bir cinayet olduğunu anlıyoruz . Bu planında kendisini cinayete zorlayan tesadüflerde yaşar ve  bazı batıl inançlarda oluşmaya başlar onda. Örneğin birgün yolda karşılaştığı satıcı adam ve karısının öldürmek istediği tefeci kadının kardeşi Lizaveta hakkında konuştuklarını ve Lizevatanın ertesi gün saat tam selkizde ihtiyar tefeci ile yaşadığı evde olmayacağını öğrenmesi böylece kendisi için cinayet saati ve günün kesinleşmesi ve bir gün  tefeci kadına ilk bıraktığı rehinden aldığı para ile girdiği bir aşevinde  bir subay ve öğrencinin konuşmalarına şahit olması bu konuşmada tefeci yaşlı kötü bir kadını öldürüp onun parası ile yüzlerce fakir ve kötü durumda insana yardım etmenin suç olamayacağı konuşulur tüm bunlar aslında Raskolnikovunda düşünceleridir.

Raskolnikovun bu cinayeti işleyene kadar ve işledikten sonra yaşadığı veya bir katilin nasıl bir cinayet işlediği bu cinayeti işlerkenki duyguları yaşadıkları ruhsal yapısı , kendini nasıl kaybettiği cinayetten sonra bütün katillerin aslında kendilerini nasıl yakalattıkları anlatan bir kitap Suç ve Ceza . Raskolnikovu takip eden ve ona psikolojik baskı yapan bir polis memuru ile karşılıklı kedi-fare oyunları  , Raskolnikovun bozulan psikolojisi ile kendini kaybetmesi ailesi ve arkadaşına karşı olan nefreti ile tam bir psikolojik çözümleme içeriyor Suç ve Ceza bu yüzden bir polisiye kitabı olarak değerlendirmek bence büyük haksızlık olur. Kitabın sonu ise  Raskolnikovdan hiçte beklemeyeceğimiz bir sonla biter.

Dostoyevskinin ölümünden 15 yıl önce yazdığı bu kitapta aynı zamanda o günkü Rusyanın sosyo-ekonomik durumu hakkında da analizler içeriyor yoksulluk ,adaletsizlik gibi zaten maddi yetersizlik yüzünden okulu bırakmış bir hukuk öğrencisinin işe yaramaz kötü bir tefecide bulunan parayı alarak ihtiyacı olan yoksullara dağıtmak gibi bir düşünce içerisinde olmasıda o günkü Rusya şartlarının hiçte kolay olmadığının  bir göstergesidir.

Dostoyevski gerçek yaşamında arkadaşları ile birlikte  Çar 1. Aleksandr tarafından ''devleti yıkmaya çalıştığı ''suçlamasıyla tutklanır ve idama mahkum edilir. Kendisinden önce sıraya dizilen 5 kişi kurşuna dizilir fakat kendisi ve diğer 4 kişi idamdan sonanda kurtulur işte bu gibi olaylar da Suç ve Ceza da Raskolnikov karakteri ile dile gelir örneğin Raskolnikov birgün yürürken şöyle der :

"Nerede okumuştum, hani bir idam mahkumu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: 'Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmamda gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.' Yeterki yaşasındı, sırf yaşasın! Nasıl olursa olsun, ama yeter ki yaşasın!"

13 Temmuz 2011

UZUN BİR ARADAN SONRA

Bloguma yazmayalı neredeyse 1 ay olmuş , bu sürenin yaklaşık 2 haftası kardeşimin düğünü nedeniyle Ankarada geçti düğün sonrası da onlarla birlikte buraya geldik 1 hafta onları misafir ettikten sonra kuzenim ve eşi geldi 2 günde onları ağırladık . 

Uzun zamandır süren kalabalık bir süreliğine de olsa dağıldı , ne yapsam bilemiyorum denizemi gitsem ,evde miskin miskin mi  otursam ,deli gibi kitap mı okusam film mi izlesem bilemiyorum çünkü hepsini çok özledim .1 ayda sadece 2-3 sayfa kitap okuyabildim hala Suç ve Ceza var elimde planım 2-3 gün içinde onu bitirip bi dahaki misafir dalgasına kadarda araya bir kitap sıkıştırmak.  Ankara'da kısıtlı bir sürede ayaküstü 2 de kitap aldım Suç ve Ceza dan sonrada bunlardan birini okumak istiyorum .


17 Haziran 2011

İÇİMDEKİ YANGIN VE AV MEVSİMİ

Anne Nawal ölümünün ardından ikizlerine 3 adet mektup bırakır . Bunlardan birinde Lübnanda kaybettiğim abinizi diğer mektupdada hiç tanımadığınız babanızı bulun yazmaktadır bu isteğimi gerçekleştirdikten sonra üçüncü mektubu okuyabilirsiniz der. Annelerinin hiç bilmedikleri geçmişine yolculuk yapan ikizleri çok ilginç şok edici bir gerçek beklemektedir. Ben izlerken olanlara inanamayıp tekrar tekrar izledim gerçek demir bir leblebi gibi ne yeniliyor ne yutuluyor.


Ben daha bugün izledim bu filmi  hiç merak da  etmedim bugüne kadar , sadece  bugün Türk filmi izlemek isteğimle seçtiğim bi film Av Mevsimi. Fakat çok beğendim gerçekten filmin sonuna kadar olayları çözemiyorsunuz ben açıkcası Ejder Kapanı gibi bir konu beklemiştim ama Av Mevsiminde konu daha özgün oyunculukta güzel ben açıkcası beğendim hiç sıkılmadan izledim..

13 Haziran 2011

Dün-Bugün




Nasıl da umutluydum dünkü seçimden geçen seçimdede yok artık insanlar bunlara oy vermez dedim yok veriyorlar ve verecekler benim umudum kalmadı artık. Bunlarda doğru bir taraf varda benmi göremiyorum , bu kadar insanın oyunu aldıklarına göre demekki bişeyler yapıyorlardır, hipnoz edilmedi yaa bu kadar insan edildilersede bu kadar kolaymı uyudunuz yaaa bi uyudunuzki hala uyanamadınız ,  ama bi de karşı tarafa bakıyorum kim senmi Kılıçdaroğlu bizi temsil ediceksin seni çapsız seni onun üslubu ne kadar bozuksa sende o kadar bozdun kendini mitinglerde ekranlarda ,yok sende yakışmıyorsun Chp' ye istifa edermisin dedim ama ne cürret sen bide çıkıp oyumuzu arttırdık başarılıyız dedin benim artık siyasete hiç güvenim kalmadı. Bahçeli seni hiç katmıyorum , meclise girebildim diye seviniyorsun dur sen şimdi sanada fazla söze gerek yok. Sadece bazı sanatçıların meclise girmesi beni heyecanlandırdı Sabahat Akkiraz,Tolga Çandar, Sırrı Süreyya Önder....

Dün Suç ve Cezanın birinci cildini bitirdim iyi hoş kitap okuyorumda okuduğum kitaplar ve karakterler beni çok etkiliyor resmen bilinçaltımda kalıyorlar. Gece uyku ile uyanıklık arasında Pulkerya Aleksandrovna yani Raskolnikov'un annesinin adının kafamda döndüğünü farkettim ne alaka yaaa :)))

08 Haziran 2011

Kısa Kısa...


Okuma hızım çok yavaş havaların ısınması ile neredeyse sahilden eve gelmek istemiyorum hiç. Söylemesi ayıp günde 3-4 saatimi egenin pırıl pırıl suyunda geçiriyorum deniz sıcaklığı şuanda Türkiyede en yüksek Çeşmede tam 23 derece ben de bunun tadını doyasıya çıkarıyorum .Benimle birlikte denize gidip gelen kitapta Dostoyevski den Suç ve Ceza bir kez birinci cildi okuyup bırakmıştım sanırım okumak için uygun bir zaman değildi fakat şu ara kitaba kendimi tamamen verebiliyorum yani bugünlerde  en iyi dostum Raskolnikov :))

En son Halil İbrahim Özcan' dan Küller Arasındayı okumaya heveslendim ama yok olmadı , nedense beynimi zorlayacak bişeylere ihtiyacım var bu ara o yüzden Suç ve Ceza çok iyi gidiyor .Hani çoğu bayan  gardırobunun önüne geçip okadar kıyafet içinden hiç giyecek bişeyim yok der ya bende kitaplığımın önüne geçip okuyacak hiç bişey bulamıyorum halbuki okunacak bir sürü kitap var aklım hep kitapyurdunda hazır bekleyen alışveriş listemde :)

26 Mayıs 2011

BEYAZ GECELER

Rus yazarlar beni her zaman zorlar okurum bırakırım sonra tekrar alırım elime,  evirir çevirir bırakırım fakat şu sıralar Erdal ÖZ' ün Yaralısın kitabını okurken içime birden  Dostoyevski okuma isteği geldi hali hazırda yarım bırakılmış bir Suç ve Ceza kitabı var fakat bana kısa etkileyici bir şey lazımdı. Beyaz Geceler tamda böle bir hikaye Sevgili Thalassapolis'inde bence oku demesiyle başladım okumaya.

28 yaşındaki kahramanımız Petersburg' da kendi başına bir çatı katında yaşar ( Suç ve Cezadaki Raskolnikov gibi). Hayal dünyasında yaşayan kahramanımızın en iyi arkadaşı Petersburgdaki evlerdir onlarla hergün  selamlaşıp  konuşur . Her gün aynı yüzleri görmek hoşuna gider onlarla bir bağ kurar ve yaz gelip  insanların yazlıklarına gitmesiyle de kendini terk edilmiş hisseder. İşte böyle günlerin birinde 4 gecelik bir değişiklik başlar onun için köprüde ağlarken gördüğü Nastenkayla arkadaş olur hayatında ilk defa bir bayanla bu kadar yakın olan kahramanımız 4 gece boyunca onunla buluşup konuşur ona hikayesini anlatır Nastenkanın hikayesinide dinler, daha önceden hiç aşk yaşamayan ve hep hayallerinde yaşattığı sevgilileri ile mutlu olup hüzünlenen kahramanımız şimdi Nastenkaya aşıktır .

60 sayfalık kısacık bir öykü ama insanı sarsan  bir son ve çok etkileyici bir aşk var bu hikayede . Sadece 2 saate yakın bir süre gerçek aşkı yaşan kahramanımızın bu anları anlatışı çok etkiledi beni.

''Ama ne konuşacağımızı bilemiyorduk. Gülüyor ,hıçkırıyor, ipe sapa gelmez bir sürü söz ediyorduk .Yaya kaldırımlarından yürürken geri dönüyor , karşıya geçiyor ,sonra durarak yeniden rıhtıma dönüyorduk .Çocuklaşmıştık sanki''...

''Konuşmamız arasında kendimizden geçmiş gibiydik. Bazen yürürken duruyor ,orda uzun uzun konuşuyorduk .Sonra gene yürümeye devam ediyor, epey uzağa gidiyor ,kahkahalara gözyaşımızı katıyorduk ...Arada bir Nastenka eve gitmek zamanı geldiğini söylüyor, alıkoymaktan çekindiğim için ,onu eve kadar götürmek üzere o yola dönüyordum. Ama bir çeyrek sonra gene rıhtımda ,sıranın önünde olduğumuzu görüyorduk .Bazen Nastenka iç çekiyor ,gözleri nemleniyordu .Ozaman bana bir ürkeklik geliyor ,buz kesiliyordum .Ama o hemen elime yapışıyor ,beni sürüklemeye başlıyor ; gene gevezelik ederek, konuşarak dolaşmaya koyuluyorduk''.

Bu güne kadar okuduğum en etkileyici aşk hikayesi Beyaz Geceler oldu 2 sayfaya sığan müthiş bir aşk.


''Sınırsız sandığımız hayalde yoksulluk, tekdüzelik var. Önüne çıkan ilk gölgenin ,bir düşüncenin ,güneşi karartan  ilk bulutun tutsağıdır o .Hayal dünyası incinir ,yorulur da.... Sonsuz dedikleri hayal sürekli bir gerginlik içinde bulunmaktan tükeniyor . Çünkü zaman geçip insan olgunlaştıkça , eski ülkülerin yerine yenilerini koyamayınca yıkıntılar arasında yeni bir şeyler bulup çıkarma zorunluluğu oluyor. O zaman hayalci ,tıpkı ateş yakmak isteyince ,sönmüş külleri karıştırarak köz aradığımız gibi ,vaktiyle kalbini duygulandırıp gözlerini yaşartan eski hayallerini canlandırmaya çalışıyor.''

''Sevinç ve mutluluk insanı ne kadar güzelleştiriyor!.. Kalp sevgiyle taşarken içtekini başkasının  kalbine dökmek ,çevrede herşeyin neşelendiğini ,gülüp söylendiğini görmek istiyor .Dün gözlerinde bana sonsuz şefkat ve iyilik vardı. Bana sokuluyor ,sözlerimin içine bakıyor ,kalbime giriyordu sanki!..Mutlu olmanın verdiği işvebazlık ..Oysaki ben ..Bütün bunlara inanıyordum .Sanıyordum ki, o da........''

Kitaptaki diğer bir hikaye ise Başkasının Karısı .İvan Andreyiç karısını çok kıskanan ve onun kendisini aldattığını düşünen bir eştir. Bir gün karısını takip eder ve bir apartmana gelir burda apartman önünde bekleyen  genç bir adamdan şüphelenir ve onunla konuşmaya başlar o kişide sevgilisini takip etmektedir fakat İvan Andreyiç sonradan yardım istediği bu genç adama bir arkadaşının karısını takip ettiğini söyler yani güya başkasının karısını takip etmek için oradadır hikaye trajikomik bir şekilde devam eder. 

Hikayenin ikinci bölümünde ise kıskançlık krizlerindeki İvan Andreyiç bu sefer karısını takip edeyim derken yanlışlıkla başka bir eve girer , yatak odasına dalan İvan o anda odada yalnız bulunan kadının kocasının eve gelmesiyle yatağın altına saklanır ne tesadüftür ki yatağın altında kendisi gibi sevgilisini takip eden bir başka genç adam vardır ve oda kendisinin gelmesiyle yatağın altına saklanmıştır. Dediğim gibi trajikomik bir hikaye yazarımız hikayeyi şu sözlerle bitirir.

''Kahramanımızı başka sefere kadar burada bırakalım. Çünkü bundan sonra bambaşka ,yeni bir olay başlıyor. Belki başka bir gün adamcağızın başına gelen bütün felaketleri ve kader sillelerini anlatmak fırsatı buluruz .Ama siz de kabul edin ki ,kıskançlık affedilmez bir tutku ,hatta belaların büyüğüdür''.


23 Mayıs 2011

İZMİR'DE BİR ANKARA'LI


Blog yazmamın asıl amacı okuduğum kitapları kendi anlayacağım ya da unutmayacağım şekilde yazmak ayrıca kitap bloglarını takip etmek çok hoşuma gidiyor onlar sayesinde okuma hevesim artıyor.

Ben İzmirde yaşayan bir  Ankaralıyım neden bu şekilde söyledim çünkü İzmirli olmak veya  Ankaralı olmak bir yaşam tarzı hayata bakış açısı .Biz Ankaralılar soğuk ve mesafeli  kimseleriz en azından ben öyleyim.  Ama İzmir'de yaşam senin bu şekilde durabilmene müsaade etmiyor yada İzmirliler seni kendilerine benzetiyorlar kötü birşeymi tabiki hayır ama bende onlara uyacak enerji yok sanırım :)

Her anını değerlendiren hep sosyal olan, çiçeği bahçesi denizi balığı rakısı sonsuz neşeleri ve kahkahaları ile hiç durmayan bir hayat var burada , komşuluk çok önemli  konuşmak selam vermek hal hatır sormak en güzel erdem , bazen ayaküstü sohbetlerden yorulsada insan alışıyor bir müddet sonra.
Ankaramın o  yorgun düşünen insanına karşın burada  son derece neşeli hayattan zevk alan insanlar var ama ben her zaman İzmir'de yaşayan bir Ankaralı olarak kalacağım.

Bu aralar Dostoyevski den Beyaz Geceleri okuyorum hatta Beyaz Geceler bitti fakat kitapta bulunan diğer hikaye Başkasının Karısını okuyorum çok az kaldı bitmek üzere.


Rakı içmeye çalışan bir ben.



Yeni başlayan çiçek sevgim.




          Ve yeni başlayan bahçe sevdam.



18 Mayıs 2011

KAYIP NİŞANLI VE AMELİE

Kayıp Nişanlı 2004 yılı ABD ve Fransız yapımı bir film.Yönetmeni Jean Pierre Jeunet ayrıca kendisi Amelie ninde yönetmenidir.  Bu filmi 3 yada 4 kez  ve her seferinde severek ve  duygulanarak izledim .

 I. Dünya savaşında Mathilde nişanlısı Manech'i cepheye yolcu eder. Cephede nişanlısına biran önce dönmek için kendini bilerek yaralayan 5 askerden biri olan Manech idama mahkum edilir. İdam cezası olarak onu ve 5 askeri Fransa ve Alman savaşının en şiddetli yaşandığı  cephe  arasındaki ölü alana Alman askerleri oyalamak için terk ederler. Savaş sonrası ise Mathilde nişanlısının öldüğü haberi gelir umudunu hiç kaybetmeyen Mathilde   nişanlısının ölmediğine inanır ve onunla birlikte cepheye terk edilen 5 askerin ve kayıp nişanlısının peşine düşer.

Adım adım olayları takip eden Mathilde' nin umutlarının tükendiği anda Manech' e olan  sevgisi ve aşkı ile olaylar  beklenmedik şaşırtıcı bir sona ulaşır. Ölseydi hissederdim diyen Mathilde yılmadan sevgilisinin peşinde gider.

Mathilde rolünde Audrey Tautou oynuyor  zaten kendiside Fransız olan Audrey bu filminde ve Amelie filmindede çok başarılı  ben oyunculuğunu çok beğeniyorum rolünede çok güzel yakışmış filmin IMBD puanı 7.8  başka sözede gerek yok zaten..  

   
Yukarıda bahsettiğim gibi buda Jean Pierre Jeunet in yönettiği 2001 Alman Fransız yapımı bir film. Yönetmenin iki filmindede ortak bir özellik var filmde konu geçen karakterlerin hikayelerini seslendiren bir anlatıcı mevcut bu da bence filmlere mistik ve sevimli bir hava veriyor.

Amelie çocukken annesinin ölümü ve babasınının kendisine mesafeli yaklaşımı ile değişik bir çocukluk geçirir. Kalbi rahatsız olduğu gerekçesi ile okula gönderilmez ve Amelie kendi dünyasında kapalı bir çocuk olarak yetişir. Büyüdüğünde babasının yanından ayrılıp Pariste garsonluk yapmaya başlar çocuklukta olduğu gibi bu dönemlerdede Amelie nin tek düze bir hayatı çekingen ve saf bir karakteri vardır. Kendi dünyasında etrafındakileri oyunlar oynayarak  mutlu etmeye çalışan Amelie bir gün kaldığı evde bulduğu bir kutuyu sahibine ulaştırmaya çalışırken kendide birden aşkı bulur . Aşkını da yine diğer insanları mutlu ederken yaptığı gibi oyunlar üzerinden  itiraf etmeye çalışır böylece sevimli ve güzel film çıkar ortaya müzikler ve görsellik çok güzel filmin IMDB puanıda  8.6 . Biraz eski tarihli bi film ama piyasadaki çoğu filmden katkat güzel uzun lafın kısası bence izlenmeli...

15 Mayıs 2011

ÇÖKÜŞ VE AŞK TESADÜFLERİ SEVER


Hitlerin son günlerini anlatan bir film Göküş . Kızıl Ordunun Berlini işgali sırasında Hitler sığınakta generalleri ve yakınlarıyla mahsur kalır .Savaşı sığınaktan yöneten aslında yönettiğini sanan Hitler yenilgiyi kabul etmez ve hayali askerlerle savaşın kazanılacağını düşünür .Savaş öğeleri içersede filmde asıl tema Hitlerin bozulan psikolojisi , savaşın kazanılacağını inancı dışarıda halkının öldürülmesinden önemlidir. Hitler yenilgiyi  kabullenmesiylede intihara karar verir Almanların ölüsünü bir müzede sergileyeceğini düşünen Hitler kendini ve sevdiği kadını vurur ve cesetlerini yaktırır. Dram sahneleri çok etkileyici çoğu general ve asker teslim olmamak için intihar eder Hitlerin yardımcısı ve  karısı 5 çocuğunuda önce uyku ilacı içirip zehirler daha sonrada intihar edip cesetlerini yaktırırlar. Oyuncu seçimi ve oyunculuk  çok başarılı savaşın caresizliğini her karakterin yüzünde gördüm vermek istenen mesajı çok güzel anlatan bir film benim gibi film konusunda çok seçici olan ve savaş filmi sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.





Ben henüz dün izleyebildim bu filmi sinemada film izlemeyi sevmem zaten her filmide izlemeye değer bulmam film konusunda çok seçiciyimdir vizyona giren filmlerin üzerinden yıllar geçmesi lazım benim izlemem için . Bu filmi ise sevdiğim bir kaç sanatçının ağzından övgü dolu sözlerle duyunca Sunay Akın mesela izlemem gerektiğini düşündüm film internete düşeli bir kaç gün oldu tabi bende işi gücü bırakıp izledim.

Filme gelirsek duygusal bir günde izlememden dolayı kendimi fazla üzmemek için filme kaptırmadım kendimi zira ağlamaktan yada kendimi sıkmaktan başımın ağrıyacağını çok iyi biliyodum. Nitekim bolbol ağladım ama tahmin edilenin aksine aşk sahnelerine değil dede ve baba olguları içinde ağladım benim hassas konularım bu çünkü. Filmi çok beğendim oyuncu seçimi ve oyunculuk çok iyi özellikle Mehmet Günsür rolünü çok güzel yansıttı insanın içini titreten bir enerji vermiş rolüne uzun zamandır güzel bir Türk filmi seyretmemiştim taaa Babam ve Oğlumdan bu yana ..

11 Mayıs 2011

KILIÇ YARASI GİBİ

19. yüzyıl sonları tabiki İstanbulda ve Şeyh Yusuf Efendinin düğünü ile başlar roman. Bu zaman dilimi ve İstanbuldan gidiyorum bu aralar  ama bu kitabı diğerlerinden ayıran özellik aşk daha doğrusu kadınlar . Şeyh Yusuf Efendi ile evlenen güzeller güzeli Mehpare Hanım ile onun Şeyh den sonraki eşi olacak olan Hikmet Beyin annesi her göreni kendine aşık eden Pariste yaşıyan Mihrişah Sultanın güzellikleri ana konular . İki kadının güzelliklerini kimse kıyaslayamaz çünkü kıyaslanacaklarını bildiklerinden asla birlikte yanyana gelmezler. .

Abdülhamit dönemi , padişah baskısı altında korku dolu bir halk , padişah kadar güçlü olan şeyhler , ülkenin gidişatı ve padişahtan memnun olmayan genç subayların Selanikte teşkilatlanması ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşu  , Bulgar ayaklanması , Şeyhin Allaha ve Mehpare hanıma olan aşkı ,  Mehpare Hanımının zevke olan  aşkı ,Mihrişah Sultanın kendi bedenine aşkı , Hikmet Beyin Mehpare Hanıma aşkı kitapta tarih ile yoğrularak anlatılıyor.Açıkcası tarihi zemin üzerine kurulu çok güzel bir kitap Kılıç Yarası Gibi.

Ahmet Altan sevdiğim yazarlardan biri olmasada böylesine güzel bir kitap yazdığı için edebiyata olan sevgimden dolayı kitabı kesinlikle tavsiye ederim yaklaşık 15 yıl önce okuduğum bu kitabı tekrar büyük bir zevkle okudum ayrıca kitap 1999 Yunus Nadi Roman Ödülüne sahip.

''Felsefe ,mükemmelin sırrını arar ve bulamaz. Bulamayacaklarını bilmenin öfkesi ve kalenderliği vardır bütün filozoflarda; olmayan bir şeyi aramanın şehvetini yaşar onlar. Felsefenin şehvetli çekiciliği olmayanı aramasındandır. Binlerce yıl aradılar ,ölümün kapılarına gelip durdular, eğer öbür dünya olsaydı mutlu filozoflara orada rastlayacaktık: aradıklarını buldukları için mutlu ve can sıkıcı olacaklardı ;ozaman onları dinlemeyecek, okumayacak, aşağılayacak ve sıkılacaktık. Bulamadıkları için şimdi yüceltiyoruz onları; mükemmeli bulamamaları bizi kutsuyor , yüceltiyor çünkü. Kendi eksikliğimize uyuyor hayatın eksikliği''.

''Anadolu hep öyledir oğlum,orası bu memleketin mezarlığıdır, bu vatanın çocuklarını alır başka diyarlarda öldürtür sonra Anadolu'ya gömüveririz, sonrada üstünü örtüp unuturuz''...

''Dünya bir imtihan yeridir Ragıp Bey,zamanla sen sınıfları geçtikçe ,imtihan da zorlaşır; çektiğin acı ,gördüğün dert artar ; kaç kişi bu dünyada bütün imtihanları geçip okulu bitirebilir ki..Kuldan sakladığını Allahtan saklayabilirmisin,o her şeyi görür, o hep bizimle beraberdir, çırılçıplak durur ruhumuz karşısında , bu bize güven verir ama ... Bazen insan Allahtan bile saklanmak ister ..Bunun günah olduğunu bile bile ..İşte imtihanı böyle zamanlarda kaybederiz''...

''Hakiki aşk kılıç yarası gibidir kapansada izi mutlaka kalır''..

İyi Okumalar....

20 Nisan 2011

KATRE-İ MATEM

Sevgili Okumalarımız Daim Olsun un yaptığı  5 Kişiye 5 Kitap Kampanyası ndan bana hediye edilen kitap Katre i Matem(Matem Damlası). Kendisine bi kez daha teşekkür ediyorum. Kitabı seçerken yazar ve kitap hakkında pek bir bilgiye sahip değildim.Konu olarak yazarımızın  müzayededen aldığı bir elyazmasının sonundaki öykü ele alınmış  bu öyküde III. Ahmet döneminde işlenen bir cinayete 66 soruda cevap aranır.

1700 lü yılların başı III.Ahmet dönemi lale devri .Şahin çok sevdiği Nakşıgül ile evlenmiştir gerdek gecesi öpmeye koklamaya doyamadığı Nakşıgül sabah uyandığında yanında paramparça bir halde ölü olarak yatmaktaydı. Cinayet zanlısı olarak tutuklanan Şahinin olayla ilgili en ufak bilgisi yoktur ama bir şekilde Nakşıgülün neden öldürüldüğünü öğrenmek için and içer. Yeniçerilerinin elinden kurtulan Şahin İstanbul sokaklarında  izini kaybettirir Külhanlara sığınıp dilencilik yapar, Beşiktaş  Mevlevihanesinde Canlara karışır bu sırada kılık değiştirir ve cinayetin izini sürer.

Şahin bu sürede bir çok tehlike atlatır acaba kendisini tehlikeden koruyan birşeyler mi vardı? Şahin annesi tarafından yetiştirilmiş babasını hiç bilmemiştir . Şahini tehlikelerden koruyan güç ise Şahinin gerçek kimliğidir Şahin Sultan III.Ahmet'in abisi ve kendinden önceki padişah Sultan II.Mustafa nın cariyesi Itır Banu dan olma Şehzade Ahmet tir .Annesi can güvenliği için bunu gizlemiştir II.Mustafa ise bir çocuğu olacağını bilmeden vefat etmiştir.

Bir taraftan öldürülmek istenen ve bir taraftan korunan Şahin in hikayesi gerçekten çok sürükleyici kitabı okumadan evvel isminden de kaynaklanan bir endişem vardı bazı yorumlarda da yazarın dilnin ağır olduğu söylenmiş bence bu kitap Puslu Kıtalar Atlasından çok çok daha hafif bir dile sahip. Yazar zaten bir röportajında kitapla ilgili günümüz gençleri benim konuşma dilimi bile anlamadıklarını söylüyorlar bu yüzden dilimi sade tuttum demiş.

Kitap ta geçen kurgu lale dönemi ne ait lale nin tarihçesi laleye düşkünlüğün sebebi de anlatılıyor kitapta ayrıca bir tarafta zevk ve sefa içinde yaşıyan saray insanları ile yoksul halkın çatışması olan Patrona Halil İsyanının nasıl başladığı nasıl geliştiği de işleniyor tarihe farklı bir pencereden baktırdığı için ben kitabı çok sevdim. Aşk ,polisiye ,tarih öğelerini içeren harika bir kitap bir çok cümlenin altını çizdim kitapla ilgili anlatılacak çok şey var ama bu kadar yeterli sanırım ayrıca Puslu Kıtalar Atlasında olduğu gibi ilginç karakter isimleri mevcut :Kara Şahin, Hörukız, Topaç Yeye, Hafız Çelebi, Bican Efendi ,Cüce Çaker ve yine simya,büyü,cin temalarıda bu kitapta sıkca kullanılıyor.

''Aklı yönlendiren bir olumlu , bir de olumsuz müteharrik vardır: Gönül ve nefs. Aklımız gönlümüzün önüne düşünce insan kendi yaratılışına uygun şeyler üretir; nefsin önüne düşünce sapkınlık başlar. Bu dengeyi kurma noktasında insana irade gücü verilmiştir''. Bu söylediğinizde bir çelişki yokmu azizim? Gönlünü aklının önüne geçirmiş adamları deli diye tedavi eden ve bimarhaneye kapatan sensin çünkü.
Doğru üstadım! Hepsi gönüllerini akıllarından önce önemsemişler .Lakin bunlar önemseyişte israf etmişler dengeyi kaçırmışlar.........Bu yüzden dizginlerini gönlüne verip de menzil almaya çalışanlar hep doludizgin giderler ve nihayetinde aklın sınırlarından kurtulurlar.......Onlar akıldan sıyrılınca Allah'ın da onlardan sorumluluğu kalkar.

''Aşk ki ancak sır olurak kalırsa kalpte çoğalır''

İyi Okumalar...

08 Nisan 2011

GÖKTEN 3 ELMA DÜŞTÜ


Film  Bursa İpek Yolu Film Festivali'nde ''En İyi Film'' ve ''En İyi Senaryo'' ödülünü kazanmış ve senaryosunu Raşit Çelikezer yazmış yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi  .

Film karakterlerinin hepsinin hayatları bir şekilde bir yerde kesişir. Afişte görünen karakterler ise asıl kahramanlardır. Recep(Köksal Engür) emekli bir askerdir , Nilgün (Bennu Yıldırımlar) ise Recep in üst komşusu üniversite mezunu farklı bir hayat kadınıdır. Ali (İsmail Hacıoğlu) ise Recep'in yıllardır konuşmadığı kızından olma torunu olduğunu iddia ederek İstanbula gelir ve dedesinin evinde kalmaya başlar. Bu 3 kişinin hayatı Recep ve Nilgünün yaşadığı apartmanda kesişir Recep Bey ilk başlarda Nilgün'ün hayat tarzına çok karşı olsada ona karşı acıma duygusu ve Nilgün ün kırılganlığı karşısında ona sahip çıkar . Recep Beyin küs kızına olan kızgınlığı na karşın torununu ilk başlarda istemesede sonradan onu evine alır sert görüntüsünün altında aslında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğu bu sahnelerde ortaya çıkar. Ali ise bir hırsızdır amacı yurtdışına gitmektir başı belaya düşünce en son Recep Beyin evde tuttuğu yüklü müktar parayı almak zorunda kalır. Bu olayların yaşandığı gece Nilgün , Recep ve Ali bir suça ortak olurlar .

Köksal Engür ve Bennu Yıldırımların oyunculuğunu çok beğendim özellikle  Bennu Yıldırımlar çok güzel bir oyunculuk sergilemiş cüretkar sahneleri çok başarılı ve basitleşmeden oynamış . Köksal Engür rolü gereği işinin onda vermiş olduğu ciddiyet ve disiplinin altında ne kadar ince ve sevgi dolu bir karaktere sahip olduğunu çok güzel yansıtmış . Film ayrıca aile ilişkileri ve aldatmalar üzerinde notlar içeriyor .Bu aralar Türk Edebiyatı ve Türk Sinemasından gidiyorum sanırım şu sıralar en iyide bunlar gidiyor.Ayrıca film müzikleri harika Tamer Çıray'a ait  , filmi beğenim benim için orta derecede hoş bir seyreti oldu ayrıca oyunculuklarda çok iyi.


07 Nisan 2011

PUSLU KITALAR ATLASI

M.S 1681 Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kentte ve galata kulesinin hikayesi ile başlar kitap . Bizi Konstantiniye sokaklarına, çingeneler arasına, lağım kazmak için toprak altına  ,çok  uzak diyarlarda kah uyuyan kah hiç uyuyamayan insanların hikayelerine götürür yazar.  Benim zihnimde hep puslu , yağmurlu gökyüzüsü  ile her mezhepten  insanın yaşadığı  dar sokaklarında fenerle gezilen ve  her karakteri uzak diyarlardan hikayeleri ile birlikte Konstantiniye ye getiren mistik , fantastik bir kitap olarak kalıcak Puslu Kıtalar Atlası.

Yazar  lisans,doktora ve master eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe  bölümünde almış .Zaten müthiş tarihi bir zemine kurulmuş ve felsefe ile zenginleşttirilmiş harika bir kurgu var kitapta .Büyücülük, el kimya, varoluş, boşluk, düş ve rüya kavramları hikayelerde sürekli geçen ana konular . Diğer dikkat çekici konu ise karakterlerin isimleri Bünyamin, Uzun İhsan Efendi, Gazanfer, Ebrehe, Alibaz, Arap İhsan Efendi ,Kubelik ve bol bol lakap kullanılmış yazar.

Anar felsefi bilgisini romanda sıksık kullanıyor örneğin baş kahramanlardan biri olan Uzun İhsan Efendinin bahsettiği Rendekar René Descartes dir ve onun ''Düşünüyorum o halde varım. '' sözüne paralel olarak Uzun İhsan Efendide  '' Düşündüğüm için ben var değilim , sizler varsınız .Sizler benim zihnimdeki düşüncelerde ibaretsiniz'' der.

Kitabın dili ağır gibi görünsede bir çok eski sözcük içersede hikaye akıp giderken  kelimeler anlamlarını kendiliğinden buluveriyor. Roman kesinlikle Türk Edebiyatına farklı bir soluk getirmiş ve çok başarılı bir eser. Hatta okuduktan sonra o dönem tarihine acayip bir merak uyandırıyor insanda ve sıksık kitabı ve kahramanları düşünürken buluyorsunuz kendinizi kesinlikle okunması gereken bir eser.

İyi Okumalar....

28 Mart 2011

ANADOLUNUN KAYIP ŞARKILARI




Yönetmen Nezih Ünen' in amacı 2002 yılında tüm ülkeyi dolaşarak anadoluda modernize edebileceği türküler bulmaktı. Çıktığı yolculuk sonunda kendisinide şaşırtan bi zenginlikle karşılaşmasından dolayı yönetmen 2005 yılında daha geniş bir kadroyla tekrar anadolu yollarına düşer.

Ben filmi izlerken mest oldum , heycanlandım  , gururlandım , hüzünlendim ve içimden tüm anadoluyu gezmek geldi hatta bunu şimdiye karar yapamamanın hüznü doldu içime.Film dediysem senaryo falan yok anadolu halkı söylüyor ve oynuyor herşey orjinal bozulmamış bu kültür zenginliği bizden başka hangi ülkede var merak ediyorum. Bu topraklar üzerinde devlet isimleri değişsede kültürler  hep aynı kalır.

Filmdeki bazı anlatıcılardan alıntılar.

''Yüzyılların verdiği  erezyonla kültürler aşınmış ortada pek bişey kalmamış , ama insanların dillerinde türkülerinde manilerinde masallarında bunlar yaşıyor evler çürümüş kaleler yıkılmış ama insanlar yıkılmamış , insanlar kendi kültürlerini dillerini dilden dile aktarmışlar.''

''Gel ne olursan ol yinede gel. İster kafir ol ister ateşe tap , ister puta. Nasılsan öle gel. Bu dergah umut dergahı umutsuzluk değil . Kim olursan ol öle gel. '' Nerelisin '' diye sordum ona şakacı bir gülüşle dediki bana ''Benim Yarım Türkistanlı Yarım Ferganalı Yarım Sudan Topraktan , Yarım Candan Gönülden , Yarım Deniz Yarım Baştan Başa İnci '' . ''Arkadaş olalım ozaman Yabancı değil akrabayız'' dedim. Gülümseyerek dediki '' Ben Akrabamla Yabancıyı .Tanıdıkla tanımadığımı ayırt etmiyorum''. Sen bensin, bende senim işte .Öyleyse bu kavga niye ?



26 Mart 2011

CEVDET BEY VE OĞULLARI

Daha önce bir kaç Orhan Pamuk kitabı okuma denemem olmuş ama hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. O zamanlar Orhan Pamuk'un dilini beğenmediğimi hatırlıyorum ayrıca onun abartılmış  bir yazar olduğunu düşünmüştüm ama geçen zaman içinde Orhan Pamuk kitapları okumama eksikliğini kendimde hissetmedim de değil bu eksikliği gidermek için yazarın benim için doğru olan kitabını araştırdım ve bunun  Cevdet Bey ve Oğulları olduğuna karar verdim.

Kitabı okurken  Orhan Pamuk okumak için belli bir olgunluğa erişmenin gerektiğine karar verdim bunun nedenlerini ise kitap hakkında vereceğim kısa bilgilerden sonra sıralamak istiyorum. Kitap yazarın ilk kitabı   23 yaşında yazmış  bu kitapla Orhan Kemal Roman Armağanı ve Milliyet Yayınları Roman Armağanını almış.

Kitap 3 bölümden oluşuyor ilk bölümde Cevdet Bey in bir günü anlatılır.

Cevdet Bey ticaretle uğraşan Müslüman bir tüccardır. Osmanlının son dönemlerinde İstanbul' da ticaret  hayatı içinde kendini çok yalnız hisseder çünkü kendisinden başka Müslüman tüccar yoktur hepsi Yahudi ve Rum dur. Cevdet bey bunu kendince Müslümanların ticarete cesaret edemediği yönünde yorumlamaktadır bu düşünceler içindeki Cevdet Beyin gelecekle ilgili tek hayali mutlu bir aileye sahip olmaktır bu yüzden Nişantaşın'da bir konak beğenir ve onu satın alır tek istediği bu evde kalabalık ve mutlu bir aileye sahip olmaktır. Cevdet Bey bu aileye kavuşacağına o kadar emindir ki yazıhanesinin  adını Cevdet Bey ve Oğulları olarak koyar. Cevdet Bey Şükrü Paşanın kızı Nigan Hanım ile nişanlıdır ama onu sadece  2 kez görmüştür ve bu yüzden onu hayallerindeki mutlu aile tablosuna yerleştirmekte hep zorlanır. Bu gelişmeler içerisinde Cevdet  Beyin çocukluğunda onu hep etkileyen ve örseleyen abisi Nusret  Beyoğlun' da bir pansiyonda hasta yatmaktadır jöntürk düşüncesine sahip Nusret'in kardeşinden son isteği oğlu Ziyayı Cevdet'in yetiştirmesidir.

İkinci bölüm bir tren vagonunda başlar Londrada inşaat mühendisliği okuyan Ömer yurda döner. Ömer Cevdet Beyin küçük oğlu Refik'in arkadaşıdır aradan 30 yıl geçmiştir ve Cevdet Bey istediği mutlu aileye sahiptir. Cevdet Bey karısı Nigan Hanım büyük oğlulları Osman karısı Nermin çocukları Cemil ve Lale , küçük oğulları Refik ve karısı Perihan , en küçük çocukları Ayşe  nişantaşında yıllar önce Cevdet Bey'in hayalini kurduğu evde yaşamaktadırlar.

Bu bölümde ilk dikkatimi çeken  kendi hikayelerini kendi ağızlarından anlatan karakterlerin sığ hayatları oldu zaten yazarın vermek istediğininde bu olduğunu düşünüyorum. Osmanlı devrilmiştir yeni bir Türkiye vardır ortada Cevdet Bey yaşlanmıştır çocuklarının özellikle Osman'ın istediği üzerine artık işyerine gitmemektedir. Osman Galatasaray mezunudur , babasının yolunda giden ve  ilerleyen bölümlerde bir metresi olduğunu öğrendiğimiz sığ bir karakterdir. Kitap ilerledikçe yazarın kendi hayatından en çok şey kattığı karakterin Refik olduğuna inandım zira Refik ve arkadaşları Ömer ile Muhittin ikinci bölümde büyük bir yer kaplıyorlar . Muhittin mühendislikten arta kalan zamanlarda şiir yazan 30 yaşına gelmeden iyi bir şair olmazsa kendini öldüreceğini söyleyen karakterlerden birisidir. Ömer Londra'da inşaat mühendisliği eğitimi aldıktan sonra İstanbula bir Fatih olacağım düşüncesiyle gelen herşeyden çok kendi zekasına önem veren kendini herşeyden üstün gören biridir. Refik abisi ile birlikte yazıhaneye gidip gelsede yaşamak istediği hayatın bu olmadığını düşünmektedir hep okuduğu kitaplardan etkilenip vatan ve halk için birşeyler yapması gerektiğini düşünmektedir.

Kitap öncedende bahsettiğim gibi Nişantaşı , paşa çocukları, zengin tüccar aileler  çevresinde döndüğü için genel olarak memleketin halinden bir  memnuniyetsizlik söz konusudur ve en basit olarak Nigan hanım sıksık aradığı perdelik kumaşları bulamadığını hatta Türkiyede hiçbirşeyin bulunmadığından şikayetçidir. Muhittin'in şiiri kitabı yayınlansada hiç ses getirmez bir gün meyhanede tanıştığı bir öğretmenin etkisiyle türklük akımına kaptırır kendini aslında bu akımada inanmaz ama hiçbirşeye inanmadığı için türklük akımını bir sığınak olarak görür .Ömer nişanlanır ve para kazanmak üzere Kemah 'a tren yolu yapımına gider bu sırada Cevdet bey vefat eder Refik 'in eşi Perihan bir kız çocuğu dünyaya getirir adını Melek koyarlar Nigan Hanım Cevdet Beyin gidişine katlanabileyim diye Melek geldi der hep yıllarca. Refik'in  içindeki fırtınalar bi türlü dinmez ve birgün evden ayrılır giderken Kemaha Ömerin yanına gideceğini söyler. Ömerin yanına giden Refik aylarca orda kalır ve köy kalınması ile ilgili bir kitap yazar ülkede ki köylü halkın nasıl kalkınması gerektiği ile ilgili tezleri vardır yalnız Kemah dönüşü gittiği Ankarada Ömerin kayınpederi milletvekili Muhtar Beyin yardımlarına ragmen kimse ilgilenmez Ömerin bu yazıları ile sadece Tarım Bakanlığı tarafından kitap haline getirilip basılır. Refik'in içindeki fırtınalar dinmesede ailesinin yanına İstanbula döner. Ömer kendi zekasına düşkünlüğü ve çevresindeki herşeyi bayağı bulması nedeniyle nişanlısı Nazlı ile yollarını ayırır ve Kemah' a gidip orada bir köşk ve tarlalar alıp çiftçilik yapar . Cevdet Beyin abisi Nusretin ölürken Cevdet Beye emanet ettiği Ziya askeri liseye gideceğini söylerek yıllar önce evden ayrılmıştır Cevdet Bey de onun için yatılı okumanın en iyisi olduğu söylemiş ve bu düşüncesinde onu desteklemiştir yıllar yılı Ziya amcası Cevdet Beyi ve daha sonralar kuzeni Osmanı kendine düşen hakkı almak için sıksık rahatsız etmiştir. İçindeki bunalımları yenemeyen Refik en iyisi nişantaşındaki bu kalabalık evden ayrılıp bir apartman dairesine taşınmak olduğuna karar verir Perihan da bu düşünceyi destekler ayrıca Perihan Refik'in Kemahta olduğu bir dönemde yolda yengesi Nermini başka bir adam ile kolkola görmüş bundan sadece Refik' e söz etmiştir. Refikte abisinin başka bir kadınla ilişkisi olduğunu bilmektedir bunları bilipte herikiside kimseye bişey söyleyemedikleri için nişantaşı ve bu evden biran önce uzaklaşmak isterler. Osman ise annesini evi bir apartmana çevirme fikrine ikna etmeye çalışır fakat Nigan Hanım kendisi ölene kadar bu eve dokunulmayacağını söyler ve bunlardan hep erken gidişi nedeniyle Cevdet Beyi suçlar. Refik Cihangirde bir apartman katı tutar apartman hayatında en çok komşu hayatlarını merak eder evde ne konuşulduğu duymak ister ama duysada bişey anlayamaz zira komşuları hep Rumdur. Perihan ikinci çocuğuna hamiledir bu sırada Cevdet Beyin arkadaşı Fuat Beyin oğlu ile Ayşe nişanlanır. Ayşe yurtdışına gidip geldikten sonra çok değişmiştir önceleri piyano kursuna gider ve orada bir öğretmen çocuğa aşıktır ailesinin karşı gelmesi üzerine yurtdışına gönderilir döndüğünde ise bambaşka biri olmuştur oda Türkiyeyi beğenmez yurtdışını anlata anlata bitiremez. Annesinin daha önceden kendisine yakıştırdığı Fuat Beyin oğlu Remzi ile evlenmeyi kabul eder çok derinlere inmeden Remzinin kibar iyi ve eliaçık bir insan olduğuna inanır. İkinci çocuk için hazır olmayan Refik Ayşenin nişanı dönüşü evde hasta yatan Perihan'a yolda düşündüğünü ve çocuğun adının Ahmet olması gerektiğini söyler.

Üçüncü bölüm Ahmet ile başlar nişantaşındaki apartmanın çatı katında yaşar Ahmet babasından kendisine sadece bu apartman katı kalmıştır çünkü babası hisselerini satmış ve parasınıda yeyip bitirmiştir .Ablası Melek'in  durumu iyi olduğu için bu daireyi kardeşi Ahmete bırakmıştır. Alt katta babaannesi Nigan hanım hasta yatmaktadır amcası Osman ve yengesi Nermin  kuzeni Celil ve eşi de bu apartmanda otururlar . Ahmet ressamdır Galatasaray lisesinde okuduktan sonra Pariste resim eğitimi almıştır. Babası Refik ise annesi Perihandan ayrıldıktan sonra 10 yıl babaanesi ile yaşamış ve kanserden ölmüştür annesi Perihan ise başkası ile evlenmiştir. Refikte babası gibi yaptığı işi benimseyemez resimlerinin anlaşılmamasından şikayet etsede resim yapmanın devrime ne gibi bir faydası olduğu yönündeki çelişkili  düşünceleri içerisinde boğulmaktadır. Bağımsız sosyalist olan Ahmet zamanının büyük bölümünü çatıkatındaki dairesinde resim yaparak geçirir . Kitabın son ayfalarına gelindiğinde kuzeni Celilin evine yemeğe çağrılır Ahmet orada  amcası Osman karısı Nermin , kuzeni Celil eşi Mine, diğer kuzeni Lale ve eşi Necdet, halası Ayşe kocası Remzi ve Celilin çocukları Cevdet ve Kaya vardır.Yemek sonrası tek konuşabildiği kişi olan arkadaşı İlknurla buluşur Ahmet,  ikili arasında geçen diyaloglarda Ahmetin babası Refik in tuttuğu günlükleri çeviren İlknur günlüklerde yazanlardan bahseder bu günlüklerde  Cevdet beyden Ömer ve Muhittine kadar bir çok kişi vardır . İlknur tektek bu kişilerle ilgili Refik'in yazdıklarını anlatır bir çoğunu zaten Ahmet bilmektedir İlknur ise şimdi o kişilere ne olduğunu sorar babasının arkadaşı Ömer Kemahta çiftçiliğe devam etmiştir zengin ve aptal olan bir kadınla evlidir.Muhittin AP milletvekili olmuştur iddia ettiği üzere 30 yaşında iyi bir şair olmadığı için kendisi öldürmemiştir.

Gece sonunda İlknuru evine bırakan Ahmet daha önceden babasınında hep yaşadığı ve kendini sorguladığı düşünceler içerisindedir resim yapmaya devam etmekmi yoksa devrim yolunda birşeylermi yapmak gerekli idi babasının günlüklerini bırakmak için babannesinin evindeki babasının annesi Perihandan ayrılıp 10 yıl geçirdiği odaya gitmeye karar verir gittiğinde onu bir süpriz bekler babaannesi Nigan Hanım artık yaşamıyordur başında yıllardır onlara hizmet eden Emine Hanım ve hemşire çaresizlerdir evde hiç susmayan saatin artık çalışmadığını farkeden Ahmet bir müddet orda kalıp gelenlerin kalabalığında farkedilmeyeceğini anladığı anda yukarı çıkar ve terastan nişantasını izler.

Daha öncedende söyledğim gibi Orhan Pamuk kitaplarını okumak sanırım biraz olgunluk gerektiriyor zira o dönem içerisinde ülkeyi derinden etkileyen olaylara karakterilerin kayıtsız kalması yada yazarın isteği üzerine üzerinde fazla durulmaması benim eskiden eleştireceğim bişeydi örneğin  Atatürk 'ün ölümünün bir kaç kelime ile geçiştirilmesi kazanılan zaferler yerine ülkenin batıya göre geride kaldığının  düşünülmesi ve batı hayranlığı karakterlerin hepsinde mevcut. İyi eğitim almış maddi sıkıntı yaşamayan gençlerin bir düşünceye iananmk  ve ona kayıtsız şartsız bağlı olamama gibi bir sıkıntıları mevcut ve iç hesaplaşmalarında sürekli ''Ne yapmalıyım ve Hayatının anlamı nedir '' i sorgulamaktadırlar. O dönem içerisinde nişantaşında yaşayan üç kuşak bir ailenin hikayesi okumaya değer değişik bir bakış açısı sunuyor.

İyi Okumalar...