31 Ocak 2018

BİNBOĞALAR EFSANESİ - YAŞAR KEMAL




Yazın Aladağ'a çıkan kışın Çukurovaya inen yörükler İskandan sonra yavaş yavaş kendilerine göçecek yer bulamazlar. Bazen yerleşebilmek için ellerindeki avuçlarındaki altınlarını bazen de obanın en  güzel kızlarını verirler ama yinede Çukurovada ki aşiretler onları bir yere kondurmaz. 

Her 5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece yörükler su kenarlarına toplanıp gökten iki yıldızın , karaların ermişi Hıdır ile denizlerin ermişi İlyasın buluşmasını beklerler. Kim ki onların buluştuğunu görür ise o an dilediği dilek gerçekleşir. Bütün obanın tek bir dileği vardır görünürde Çukurovada kışlak Aladağda yaylak herkes söz verir bu dileği tutmaya  ama insanoğlunun içindeki dert bambaşkadır.

Yörüklerin yok oluşunun destanıdır Binboğalar efsanesi...Bu kitabı okurken aklıma sıksık Rousseau nun bir yazısı geldi;

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara ‘Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz’ diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.”

İyi Okumalar..


Bir kayanın doruğunda bitmiş bir ot nasıl inatla köklerini sert çinke taşlarına sarmış , tutunmuşsa , Alacadağ Yörüğü de öyledir.

Sen gökleri , yıldızları ,ormanları suları bıraktın , sen camilerden çıkmaz oldun. Sen kendini ışıklı ,büyük kentler kurdun.Sen kendine gökte uçan demir kuşlar yaptın.Sen kendine toprağı yiyen ,yerken uluyan canavarlar yaptın.Bize Çukurda bir kışlak , Aladağda bir yaylak ver desem ,vermezsin ki...

Obada kızlar ,yalnız sevdaya gönüle giderdi.Bir can için , para pul için kızlara ,onların gönüllerine karışılmazdı.İnsan soyu bu kadar yozlaşamaz , aşağılaşamaz ,küçülemezdi.

Yörükler, dedi ,mezarsız millet...

Bir başkasını aşağılayan insan önce kendisini aşağılamıyor mu? Bunun kimse farkında değil mi ? Ağacı, kuşu, akarsuyu ,börtü böceği ,yerdeki, karıncayı , en alçak insanı kutsayan , yücelten ,güzelleştiren insan güzelleşir , öyle değil mi?

İşte ben söylüyorum.İşte burada ,huzurunda söylüyorum.Koca adamların çocukları dövdüğü , ötekilerin de bön bön baktığı bir ülke çürüktür, ölmüştür.

Kınını kesen kılıcın kendisidir.

Her kim gördümse ürkek karıncalar gibi gözlerini saklıyor.Bu soy , bu göz kaçıranlar kavmi iflah olmaz.

İnsan bilir insanlığın kıymatın. Sonradan sonraya Beyliğe yeten,zalim olur, el kadrini ne bilir.Varıp gübreliğe konan kargalar ,has bahçada gül kadrini ne bilir!

HEBA - HASAN ALİ TOPTAŞ



Ben sanırım Hasan Ali nin kendisini yazdığı kitaplardan daha çok seviyorum.İlk defa bir yazarın kendisine olan sevgim onun kitaplarının önüne geçti. Evet genelde yazarı severiz ve sevdiğimiz için kitaplarını okuruz  ama güngelir yazarın bir cümlesi ya da dünya görüşü veya bir röportajında kullandığı hoşumuza gitmeyen bir konuşmasından dolayı yazardan uzaklaşabiliriz.. Bu uzaklaşma  bir müddet onu okumamıza engel olur..

Ama ben kitaplarında kılıktan kılığa giren bu adam da kimi zaman bir ağacın insanlık için döktüğü gözyaşlarını , kimi zaman mantığını kaybetmiş bir sistemin içinde boğulan kurşun sıkan elin çaresizliğini , kimi zaman bir köyün acımasızlığını , baba özlemini  , büyük şehrilerin arka sokaklarındaki kötülüğün tadını bulabiliyorum..

Biliyorum ki küçük bir kasaba da dünyaya gözlerini açmış büyük büyük okullarda okumamış dünyayı geze geze kendine yeni hikayeler yaratmamış , belki sevmediği bir işi yapmış bir insan Hasan Ali Toptaş...Ama aldığı ödüller bile bunun bir kanıtıdır ki Hasan Ali yazınca başka yazar o kaleminin dokunduğu herşeyin duygusunu en deriniyle anlatır...

Uzun lafın kısası  onu konuşmasındaki sakinlik , duruşundaki mütevazilikten ve alçakgönüllü bir insan olmasından dolayı çok seviyorum, bu arada kitapta en güçlü tadı damağımda kalan hikaye ev sahibi Binnazınkiydi ve tabi ki kitap herşeyi ile  çok iyiydi...

İyi Okumalar...

''Bir an için beti benzi atar gibi oldu bunu yaparken.Elindeki kuşun sıcaklığı gövdesinin sıcaklığına karıştı ve bir yol bulup kalbine kadar gitti de ,orada uyuyan hassas bir noktaya dokundu sanki. Ya da kuş dokunuşa dönüşen bir sesle o kalbin içinde son kez öttü de, bu ötüş gelip aniden çocuğun betinde benzinde yankılandı''


İçi koşuyordu aslında, giderek büyüyen derin bir sızı halinde ,yangından kaçarcasına hiç durmadan soluk soluğa koşuyordu.İşte böyle yavaş yürümek zorunda kalan sakin bir gövdenin içinde koşa koşa o gün eve  ulaştı Ziya.



Ben hayatın uzak ve yorucu bir köşesine hızla gidip gelmiş gibi oldum bir bakıma. Ardından da tuttum , zaman denen büyük silginin himmetine sığındım. Acımı içime gömmekten ve olup bitenleri kabullenmekten başka çıkar yol bulamadım daha doğrusu.



Bu akraba meselesi içinden çıkılmaz bir şeydir. Bazen için kopar dışın kalır mesela , bazen de için bağlı kalır ama dışın kopar. Ekseriyetle insanı muallakta bırakan bir acayip haldir yani. Ayrıca , hiç kuşkusuz , bir insanın ne kadar çok akrabası varsa o kadar çok ölüm görecek ve o kadar çok acı çekecek demektir.



Evet , hayatı gırtlağına kadar dolduran onca ıvır zıvırın arasından emsalsiz bir şey daha o yaşta gözüme görünmüştü benim ve şavkı gelmiş ta ruhumun derinliklerine vurmuştu.



Bir insanın , kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde.



Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir.



Her inancın kıyısında köşesinde bir miktar şüphe olmalı ki inanç kendi içinde manevra yapıp varlığını tamamlayabilsin.



İnsan içindeki canavarı öldürürse çöle dönüşür.

12 Ağustos 2017

HÜYÜKTEKİ NAR AĞACI - YAŞAR KEMAL


Kapitalizmin gölgesi altında inim inim inleyen bir Çukurova. Sıtma ,sıcak ,ırgatların ekmeğini elinden alan traktörler ve bir yandan bir umuda tutunmuş beş adam. Umudun çaresizliğin fakirliğin ve İnce Memed'in doğuşunun hikayesidir  Hüyükteki Nar Ağacı..

''Zengini kim olsa sever. İş fıkarayı sevmekte''

''İnsanlar bu traktörler geldikten sonra birden değişmişler, bambaşka olmuşlardı.İnsanların yüzlerine bile bakmıyorlardı.Ne yapacaklarını bilemedikleri bu makinalara tapınmışlardı bayağı''

''Memet çocuksa başını hiç yerden kaldırmıyordu.Yıllarca bir zulmün kapısında çobanlık yapmış, o zulüm onun tekmil hak ettiği paraları yemiş, ama onu dünkü gibi kimse aşağılamamıştı.İçindeki dert yüreğini gittikçe acıtıyor, ne yapacağını bilemiyordu. O adam onları aşağıladıkça küçülüp bir topak olan Memede ,umarsızlıktan kıvranan Hösüğe, utancından kaçacak delik arayan Aşık Aliye , yerden tozların içinde iniltisini bir çığlık gibi koyveren Yusufa acıyordu.Başlarına belkide bu yaşa geldiler geleli hiç böyle onu kırıcı bir iş gelmemişti.Bıraksalar tek başına şu karşıki Anavarza kayalıklarına gider , orada doya doya ağladıktan sonra kendini insan yutan çıngıraklıyılanların ağzına atardı.Sabaha kadar , o otomobilli adam , o kavaklı köy üstüne neler kurmamıştı.. Elinden gelse alır eline bir top yalım ,köyün bu ucundan girer ,öbür ucundan çıkardı''

11 Ağustos 2017

BEN BİR GÜRGEN DALIYIM - HASAN ALİ TOPTAŞ



Çünkü ,insanların büyük bölümü, birçok güzelliği göremezdi.
Büyük bölümü , birçok güzelliğe dokunamazdı.
Onlar ,birer uyurgezer gibi,geçip giderlerdi güzelliklerin yanından.Ya da , kafalarına taktıkları başka bir güzelliğin peşinden koşarken,onun uğruna ,birçok güzelliği de ayaklarının altına alıp hiç farkına varmadan acımasızca ezerlerdi.


Ak sakallı meşenin dediği gibi ,insanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar,böceklerle otlar,hayvanlarla taşlar değil , ancak insan karşı koyabilirdi.
Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey ,dönüp dolaşıp insanda bitiyordu.
Gerisi boştu...
Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.


''Hoşça kalın'', dedim onlara usulca ''hoşça kalın..''
Kaldılar.


Sanmıyorum ,zavallı adam atları kamçıladığının bile farkında değildi.At diye,olanca öfkesiyle parasızlığa vuruyordu belki de,doktorsuzluğa,çaresizliğe ve ümitsizliğe vuruyordu.

''Kilit ne demektir bilir misiniz?''
''Ne demektir?''
Ben size söyyleyeyim, kilit ,insanın utancı demektir her şeyden önce...İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir.İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit.Birbirlerine duydukları saygının derecesidir.Bu yüzden ,bir çeşit utanç belgesidir her kapıda.Hatta ,her dolapta, her çekmecede , her çantada, her kasada,her kutuda..Gene de , insanların yüzü kızarmaz onu görünce.

Öyle ki onların yüzüne bir damla mutluluk düşse , biz avlu duvarının dibinde yemyeşil yapraklanabilirdik.

Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre , adına savaş denen şey ,yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi , o da insanda başlayıp insanda biterdi.
Bu yüzden , cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi.
Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi.


Yani ,insan bir savaş alanıydı.Ceket ,gömlek,pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş,kokular sürmüş bir savaş alanı.Gülümseyen bir savaş alanı.Öpen hatta ,okşayan,konuşan,susam,çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı..
Peki , bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
Şöyle , güllerin kuş cıvıltılarına,kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?


Bir süre sonra,işte bu askerle , gelip itile kakışa,ağaç harmanlarının üstüne oturdular.
Birbirlerine laf atarak şakalaşmayı sürdürüyorlardı.Bense ,onların gözbebeklerindeki yaşama sevincini gördükçe, günün birinde bu insanların kalkıp savaşa gideceğine bir türlü inanmıyordum. Akıldışı bir şeymiş gibi geliyordu bu bana.Böyle ağız dolusu gülebilecekken , böyle neşeyle şakalaşabilecekken,silaha sarılıp tıpatıp kendilerine benzeyen başka insanlara kurşun sıkarak onları delik deşik edemezler,diye geçiriyordum içimden.

Ya da ,böylesine güzel gülebilen insanlar ölemez, öldürülemez, diye geçiriyordum.



İnsanoğlunun düşünmeden acımadan basıp geçtiği tüm canlıların hikayesidir Gürgen dalının hikayesi. Ağaçlar gün gelip kesilseler bile yine insanoğluna yarar sağlayacak güzel şeyler olmak isterlermiş mesela bir gitar olmak ama istemezlermiş hiç mapushane kapısı olmak hele ki odun olup yanmak hiç istemezlermiş.Ağaçlar hayvanlar tekmil tüm doğa insanı bu kadar severken nedir bu insanın acımasızlığı ?


Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey ,dönüp dolaşıp insanda bitiyordu.
Gerisi boştu...
Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.

İyi Okumalar..



08 Temmuz 2017

KADININ ADI YOK - DUYGU ASENA


Şebnem İşigüzel ''Kadının Hala Adı Yok Roman Ödülünü'' aldı , kitabı henüz okumamış olmanın ezikliği çöktü içime ve hemen alıp okudum.

 O kadar çok yerin altını çizdim ki demek duygularımız aynıymış diyorum aslında  bütün kadınların duyguları aynı değil mi? Çalışmıyor olmam evin bütün sorumluluğu ve işini benim yapacağım anlamına gelmez - en azından kirli çamaşırlarını kirli sepetine atabilirsin- anne olunca çocuğun bütün sorumluluğunu ben almak zorunda değilim -gece ağladığında sen de kalkıp bakabilir boklu kıçını yıkayabilirsin- 

Geceleri dışarı çıkıp istediğim saatte eve gelme hakkım da var aynı erkekler gibi ,bu hak ayda yılda bir değil benim canımın istediği kadar olmalı.Çalışmıyor olman evin ,eşinin ve çocuğun kölesi olduğun anlamına gelmez.

Çalışıyorsan da iş hayatında erkeklerle eşit yükselebilme hakkına sahip olmalısın ,kadın olmam bir işi kolay elde edebilme hakkımı getirmez ya da o görevi haketmediğim anlamına da gelmez.


Duygu Asena diyor ki ;önce kendi paranı kazan kimseye bağımlı kalma sonra da özgür bir kadın olarak kendi isteklerinden vazgeçmeden topluma ve erkeklere karşı başın dik bir yaşam mücadelesi ver .Dünyaya bir kere geliyoruz ve bize dayatılanlarla yaşamak zorunda değiliz.



''Patlatıyorlar,vuruyorlar,kırıyorlar.Ve hiçbirimiz hiçbir şey yapamıyoruz.
Annemi düşündüm , her gittiği yerden eve koşa koşa ,kanter içinde gelişini, üstüne bir şey alabilmesi için babama yalvar yakar oluşunu..Babam dövmüyor...evet...ama o yüzünün ifadesi dayaktan beter...Hepimiz onun elinde esiriz...evet.onun parası var''

''Romanlar,öyküler...Biri kız biri oğlan iki çocuklu aileler..Mutfakta kek pişiren mutlu anneler,evrak çantalı ,otomobilli babalar...
Fügen'ler, Günseli'ler...Şişko bedenleriyle ,saçı başı dağılmış çocuk peşinde koşan kadınlar ,evrak çantalı kocalar, yüzü gözü morarmış kadınlar, çılgın sevişmeler , karşılıklı orgazmlar..
Masallar,Romanlar...Filmler...Dört duvar arasında mutluluk simgesi kadınlar,donuk bakışlı, gülümsemesiz anneler...''

''Çünkü içimden söylediklerim çok doğru ,çok tatlı, dışımın böylesine sahtekar olmasına dayanamıyorum''

''Evlenir evlenmez ,o adamın ilerde bir yabancı olacağını bilmeden ,o adamın bir gün gelip , o sevdiğin ,tanıdığın adam olmayabileceğini bilemeden, bir gün ondan ayrılabileceğini düşünmeden bir çocuk yapmak gerektiğini sanıyordum.Bize öyle öğretmişlerdi çünkü.Kadının en kutsal ve görevi analıktır''

''Sinirim geçti artık ,çöktüm..Ağlamak ,yalnızca ağlamak geliyor içimden.Ama ağlamayı sona bırakmalıyım ,çünkü ağlarsam konuşamam.Öyle mahsunum ki .Kırgın,yıkılmış.Ve bu adam benim hiçbir dediğimi anlayamaz artık''

''Bir,arkadaşlarım,iki ,bankadaki hesabım...Bazı şeyler gerçekten gerekli insana''

İnsanın özgür olabilmesi için,bağlı olduğu ya da ona bağlı olan bir kedi bile olamamalı mı yaşamında...Sevmek mi insanı bağlı kılan ? Acımak mı insanı sinirlendiren?Kısıtlanmak mı insanı sevgisizliğe iten?Özgür ve bağımsız olmak için ,bir canlı ,bir tek canlı bile olmamalı mı insanın yaşamında? Özgürlüğün bedeli bu mu? Bu yalnızlık mı?

''Sorunlarını çöz ,çözme.Bu senin problemin, benim değil.Bu sensin.İster çözersin ,ister çözmezsin ,ama ben kendi sorunlarımı çözerim ve çözemeyenleri de, kendim çözdükçe,beğenmem ,sevmem''

''Aşkı ,seksi,dostluğu birlikte istiyorum,tutkuyu da heyecanı da ,yalnız bir tanesi olmuyor.Yalnız biri olunca , öteki olmayan şey önem kazanıyor,onu aramaya başlıyorsun ...Peki ya aşkı birinde ,seksi ötekinde,dostluğu da diğerinde bulursan...Hayır üçü bir yerde olacak,olacak.Neden biz aşka bu kadar düşkünüz neden?

12 Kasım 2016

KUŞLAR YASINA GİDER - HASAN ALİ TOPTAŞ



Hasan Ali Toptaş yeni kitap çıkarmış kitabın kapağındaki fotoğraf o kadar tanıdık ki  hemen alıyorum bir tane .Biliyorum ki içerisindekiler yüreğimin bir yerlerine dokunacak .

Şaşırtıcı derece benzerlik Aziz ile oğlu arasındaki ilişki aynı babam ve dedem arasındaki gibi. Azizi yaşadıklarından dolayı bazen babama benzetsemde genel anlamda dedem. Babam ve dedem arasında değişik bir bağ vardı hep ,dedem çocukları arasında babama ayrı bir düşkündü yaşlılığının son demlerinde artık babam dedemin babası gibi olmuştu. Dedem sessizce dinlerdi oğlunu itiraz etmezdi fazla ama istediği birşeyde de babam onu kırmaz isteğini yerine getirirdi.

Birgün köye gitmek isteyen dedemi köyde kimsenin olmadığına havanın soğuk bahçedeki herşeyin kurumuş olduğuna inandıramamış geri döneceğini bile bile götürmüştü babam ve gitmeleriyle de dönmeleri bir olmuştu. Köyle ilçe arası kaç kez gidildi böyle bilinmez.Babam babaannemlede çok ilgilendi ama dedeme olan düşkünlüğü başkaydı.''Babalar ,alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır'' diyor sonra yazar biryerde anlıyorum nedenini.

''Allah günah yazmasın , ben de öyle yapıyorum zaten dedi annem usulca; elimden  ne gelir , her gece sabaha kadar anlatıyor. sabaha kadar isim sayıyorum.'' bu cümleyi okuyunca çok şaşırıyorum babaannemde aynıydı, geceleri yatağında durmadan kendi kendine konuşurdu isim sayardı hep. Çok erken yaşta anne ve babasını kaybetmiş kardeşleriyle ayrı düşmüş sevdiklerini kaybetmiş bir kadın geceleri anılarına sığınıp sevdiklerini sayardı işte tek tek.

Dedem hasta yatağında sırayla yüzümüze bakar kimimizle göz göze  gelince ağlardı bazen alakasız insanlara ağlar mesela onu ziyarete gelen mahalle bakkalına  ya da komşuya babamda sorardı '' iyide baba şimdi niye ağladın '' , omuz silkerdi dedem bende bilmiyorum derdi. Ölürsem yazık olacak  bana derdi 90 yaşında olduğunu bilmez gibi gülerdik biz torunlarıda.

Yazarın kitapta anlattığı gibi geçmiş olsuna gelenlerin bizde de bir süre sonra hastayı unutup kendi sağlık sıkıntıları ya da tarla tapan mevzularına başlaması üzerine  dedemde köşesinde çenesini sinirli sinirli titrete titrete etrafına bakardı. Gittiklerinde de arkalarından demediğini bırakmazdı.

Cebindeki telefon çaldığında onu çıkarmak için abartılı bi  şekilde diğer tarafına eğilenle ,konuşurken ellerini konuşmanın şiddetine göre hareket ettiren , yerde otururken konunun hararetine göre bir o ayağının bir öbür ayağının üzerine devrilen insanlar işte aynı benim memleketimin insanları gibi.

Dupduru Türkçeyle yazılmış babaya bir güzelleme Kuşlar Yasına Gider.İyi ki varsın Hasan Ali Toptaş sensiz bu toprakların edebiyatı susuz nefessiz kalırdı.


''Uzak tül ağartısına benzeyen incecik bir kaygı vardı bakışlarında, rüzgara kapılmış gibi, kımıldanıp duruyordu.

O sırada bu cümle , fazlasıyla anlam yüklediğimiz boş sözlerden biriymiş gibi geldi bana.

Yüzündeki durgunluğun etrafından da aşağıya doğru bir kucak sakal akıyordu.

Velhasıl acı biberdir el kapısı.

Kardeşi gözlerini devirip bir ona, bir eniştesine bakıyor ve arada bir gülecek gibi oluyordu ama yakışık almayacağı için , tutuyordu kendini.Tutarken şöyle bir sarsılıyordu hatta ve yüzünde yer bulamayan hareketler o vakit gidiyor , üst üste yığılarak , gözlerinin içinde yanıp sönüyordu.

Dünya gözyaşlarının içimdeydi artık , dünya bulanıktı, dünya ıslaktı ve dünya kalın uğultular eşiğinde,etrafa buğular saçarak , hafif hafif titriyordu.

Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi , gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.

12 Ekim 2016

KISMETSE ADAYIZ - ERCAN KESAL



Aslında Nermin Yıldırım'ın Unutma Derslerini okuyordum ama kitap ilerlemedi olmadı 65. sayfada yarım bıraktım.Tekrar Ercan Kesal okumak istedim saolsun diğer kitabında bol bol ağlatmıştı bu kitapta da güldürdü.

Traji komik bir kitap Nasipse Adayız. İdealist bir doktor olan Kemal'in tesadüfler ötürü yaşadığı ilçenin belediye başkan aday adayı olması ile siyasetin çürümüş çarklarından ezilerek,itilerek , sömürülerek,kandırılarak geçişini anlatıyor kitap. 

Çürümüş kokmuş hatta kokudan durulmaz olmuş artık siyaset dünyasında ama onların burnu alışmış kötü kokulara Yalan Dünya olmuş orası bizede bakıp lanet etmek düşüyor.İşte bu çarkın içine girmek isteyen dürüst namuslu idealist insanlar da Kemal gibi Nasipse Adayız dan başka kelime edemeden siyasi hayatları bitiveriyor.

Yaşar Kemal'i hatırladım bir röportajında siyaset benim 7 yılıma mal oldu diyor. 7 yılda 7 kitap yazardım diyor sonra.Peki Zülfü Livaneli oda dayanamadım sanırım o kötü kokulara.



Topraktan betona gelenleri, bakırdan plastiğe gelenleri, acıdan acıya gelenleri...Hiçbir şeyin değişmeyeceğini çok iyi bildikleri halde, her şeyin değişebileceği yalanına inananları.Yırtık çoraplarının başparmak tarafını içeriye kıvırarak , dizlerinin üzerinde birlik ve hiçliğe yürümeye çalışanları. Fason atölye işçilerini.İşsizleri . Genç kızları . erken yaşlanmış delikanlıları...Seyrettim. Kırılıp döküldükleri yerleri kırık dökük düşleriyle tanımlayarakhayatta kalmaya çalışıyorlardı.

30 Eylül 2016

PERİ GAZOZU - ERCAN KESAL


Canım zaten çok sıkkındı.İyice daraldığım biranda içimdeki ateşi biraz gözyaşlarıyla söndüreyim diye ikinci kez okudum Peri Gazozunu. 

Bazen üstüne üstüne gitmek istiyorsun korkuların üzüntülerin  ve hayatın gerçekleri bir tokat daha atsın sana istiyorsun pamuklara sardığımız hayatımızın yanı başındaki dikenli yolları yüreğin kanaya kanaya okumak istiyorsun.

Gerçi hangimizin hayatı pamuk prenses tadında geçti ki , olsun diyorsun sonra ben büyüdüm ya çocuklar çocuklarımız onları kim koruyacak ya vicdan sahi ne zaman sustu vicdanımızın sesi.
Ercan Kesal sen yaz hocam muhakkak ki değiştirecek birilerini senin yazdıkların muhakkak ki dokunacak birilerin vicdanına kelimelerin.



Eskiden ölülerini gömmeyip ,bir kulenin tepesine ,açığa bırakan kavimler yaşardı bu topraklarda. Topluluğun rahipleri kuleye gizlenip, yırtıcı kuşların ölüleri nereden yemeğe başladığını izlerdi.
Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı : ''Sessizlik Kulesi.''
Türkiye'yi koca bir ''Sessizlik Kulesi'' yaptık en sonunda..
Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz.
Saklanıp bir şeylerin arkasına ,dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.

Peki , ne kadar daha seyredeceksiniz ,plazma LCD televizyonlarınızın önünde ,bayrağa sarılı tabutlara sarılarak , babalarının göğüslerini arayan yetimlerin hüznünü? Ya da , çoğu zaman usulünce yıkamak bile reva görülmeyen diğerlerinin , geride bıraktığı isyankar çocukların öfkesini...Yetmedi mi?

Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken yaşta kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü , farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyuor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse, bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğumuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor.

Ne kadar da küçükmüş meğer .Sığamadık yeryüzü sofrasına.Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış,kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var...
İyi o zaman .Ne diyelim?Afiyet olsun...

Dedemden öğrendiğim ,''insan olmak '' kendi mutlu olsuğun şeyleri yanındakilere de iletmektir.İnsan , kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa ''insanım'' diyebiliyor.

Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n'olur.Bir baba , on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun ,kafatası ve kemikleri , yanmış halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor!Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun...

Ey zebaniler, ey korku tüccarları , ey kibir heykelleri , vicdan fakirleri ,zalimler ! Bırakın kuzuların önünü. Geçip gitsinler ırmağın öte yanına. Anneleri bulur kokusundan onları.Mutlaka bulur. Bırakın kucaklaşsınlar...


Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu zannedip , kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek...Bu yüzden bu kadar kalınlaştı derimiz.Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz.
Gebeliğini kalın bir bez kuşakla sarıp saklayan küçük kadın gibi, gövdesinden başka sunacak hiçbir şeyi olmayan genç insanların çaresizliği üzerinden yapılan siyasetimiz, kızının kalbindeki değil , çarşafındaki kanına bakan adamlar gibi yaşayıp , komşusuna verdiği ''ileri demokrasi''akıllarından kendi nasiplenmiş riya dolu düzenimiz ve elbette meseleleri kökünden çözmek yerine , onun büyümesini seyrederek aldığımız ölümcül hazla sarhoş biz...

25 Eylül 2016

YERE DÜŞEN DUALAR - SEMA KAYGUSUZ


Yazar kitabın bir yerinde bir hikaye anlatıyor ve en sonunda İbn Kıfti Useybia diyor ki ''izin verin tek bir kitapta evreni açıklayayım!''   Sema Kaygusuz da sanırım bu kitabında aynı şeyi yapmış altını çizdiğim cümlelere dönüp baktığımda anlatmak istediği yıllardır süregelen , insanın dünyayı anlama çabası ve kendini arayışı.

Üzüm ve Altın diye iki bölüme ayırmış yazar kitabı. Altında tam bir masala dönüştü kitap tam sevdiğim kıvamda gerçek mi hayal mi olduğunu bilemediğim bir dünyada kestiremediğim bir tarihte.

Yeni bir dil yaratmış gibi farklıydı anlatımı kelimeleri farklıydı ; cazgır, kakafoni, varsıl, uğru, yalvac, pürç, fosforışılı....   ne de yakışıyor bu kelimeler bir masala.

Dönüp dönüp okunsa eminim her seferinde farklı farklı anlamlar çıkarılacak çok derin bir kitap yaşına tezat edecek kadar usta bir kalem Sema Kaygusuz.


Bir kez daha emin oldum yazarında  dediği gibi ; İnsanlar birbirine çarpa çarpa değişirler...




Üzümün beyaz eti , dünyanın bir günlük bir yer olduğunu öğütler ; çekirdeğiyse toprağın sonsuzluğunu....

Bugün telefonla beni aradın Yorgo. Akaşama görüşelim istedin. Haftalardır dokunmamışsın bana ,çok özlemişsin . Beni istediğini söyleyince , birdenbire köleleştirdin beni Seni yüceltene mutlaka hizmet etmelisin çünkü .Gözlerini ,saçını ,tenini kim övüyorsa koparıp vermelisin onlara.....

Sahi , seni korkutmayayım diye kıllarımı yoldurduğumu biliyor muydun Yorgo ? Gövdemde yaptığım eksiltmeyle senin erkeklik imgeni daha da koyulttuğumu ?

Durma telaşıyle biteviye bir hareket kapılmış gidiyorsun. Gölgesizliğe soyunmuş ölümcül bir hareket seninki. Gölge eşyanın ruhudur. Gerçeği pekleştiren bu ruhu ışıktan koruyamazsın! Durmak , gece vakti sınır boyları bozulmuş gölgenin , değişken lekesini koruma çabasıdır. Durmak anımsamaktır .Anımsamayı durduramazsın...

Derdim mücevher değerinde , bir halka gibi parmağıma geçmişti. Dışarıdan kabuklu , içeriden acı zarla çevrilmiş kıvrımlı bir varlıktım...


Hani hecesini ve iyelik eklerini bağlayamadığın sözcüklerin som anlamları mayalanıyordu dilinde , niye sustun ? ölümü korkuyu ve zamanı bilmeyen şu ağaçlar bile becerebiliyor ayakta ölmeyi...

Merhamet ! Bu sözcük Ortaçağ'da doğmuş olmalı. Harflerinde kan bulaşığı, çıkardığı seste şefkatli bir tını var. Ama zalimden çıkan bir  yumuşaklık.Önüne gelenin başını vurduran bir kralın bir kereliğine idam mahkumunu bağışlaması gibi..


Ruhlar , ölmüşlerin biz yaşayanlara bıraktığı bir emanetti o zamanlar....

Annesinin yasını görseydi , az da olsa bir yas , pelürden bir hüzün takınır , hiç olmazsa onun ağlayışını ağlar ; gözyaşının ısısıyla zihnindeki yağlı belleği eriterek bir çocuk hafifliğine dönerdi yeniden.


Kırbaç uzun dilli bir haykırıştır.

Asıl işim , çiçek soğanı ile tohum toplayıp tutkunları için cennet bahçesi yaratmaktı. Köylüler ile tarım işçileri , ayrıkotu kadar değer vermez çiçeğe. Daha doğrusu çiçek sevecek ne zamanları vardır ne de yeterince tokturlar. Bense uyuşukluktan olsa gerek , otluklarda açan sıradan bşr gelinciğin , devasa bir parkta kurulan dairesel çiçek tarhlarının dış çemberinde nasıl duracağını tasarlayabilecek kadar aylaktım........Bitkiler de kandırılabilir yeter ki inandırıcı bir dünya yaratın... 


Hiç düşünmeden , seninle dövüşmem, dedi. Dedi demesine ama ,iblisin tekisin sen ,namertsin, değmezsin gibi alçaltıcı sözler de etti sanki. Ondan bu sözleri duyduğumu söyleyemem tabii , ne var ki duymuş kadar olmuştum. Sözcükler gözündeydi çünkü.


İnsanları birbirine bağlayan çoğu duygular kimyası bozuk olanlardır...

Tutkun bir matematikçi için evren nasıl sayılardan ibaretse ; denizde yaşayan Fenikeli , kayığından başka yerkabuğu bilmiyorsa ; hayat da açıklayabildiğince parıltılı , açıklayamadığın kadar zifiri karanlıktır. Ve bu karanlıkta yalnızca inanç vardır oğlum. İçine doğduğun daracık ömrü kabullenmen için...


Sahi bir acısı vardı Yaşur'un ! Yeterince hissedemediği için bir türlü kurtulamadığı..

31 Ağustos 2016

Yayazula - Julia Donaldson




Güçlü olanın değil akıllı olanın hayatta kaldığı bir orman masalı Yayazula. Minik fare ormanda çıktığı yolculuğunda önce tilki sonra yılan ve baykuşla olan karşılaşmalarını  hayali kahramanı  Yayazula sayesinde  atlatır . Peki hayali kahraman  Yayazula gerçekten  karşısına çıkıpta en sevdiği yemeğin fareli tost olduğunu söylerse bizim minik fındık faresi bu işten nasıl kurtulur ?

 Julia Donaldson'ın sıradışı ödüllü romanlarından birisi Yayazula bütün kitaplarını severek okuyorum
 oğluma , şiir tarzında yazıyor kitaplarını bugün öğlen uykusundan önce tekrar okudum ve ona dönüp demekki neymiş   güçlü olanlar değil akıllı ve korkusuz olanlar hayatta kalırmış dedim ...Sahiden dünyamızda işler nasıl yürüyor ne güçlüler nede akıllılar yönetsin sadece ve sadece vicdanlılar karar versin yeter..