06 Mayıs 2016

KİTAPLAR ÜZERİNE TÜRLÜ SORULAR

Sevgili Blog arkadaşım Elİf Sarı'nın bana bazı soruları var. Sessiz sakin blog ortamında nede güzel bir şey hakkında fikrinin sorulması. 

1- Ne zamanlar kitap okuyorsun? Kitap okurken bir şeyler yiyip içer misin? Kitap okuma rutinin var mı?

Şu aralar uyku öncesi yatakta okumayı seviyorum ama elimdeki kitaptan kopamadığım zamanlarda oluyor işte o zaman kitap bitene kadar her fırsatı değerlendiririm , mesela üst kata bir şey almaya çıktıysam beni aşağıdan birileri çağırana kadar 3-5 dk bile olsa okurum.  İki kitap arasında bazen kendime zaman ayırırım çünkü bazı kitapları sindirmek anlamak kafamda oturtmak zaman alabiliyor bir kitabın dünyasından çıkıp diğerine geçmem bazen zaman alabiliyor bu yüzden ayda en fazla 3 kitap okuyabilirim.

Kitap okurken genelde çay içmeyi seviyorum ama instagram fotolarımda genelde kitapların yanında hep türk kahvesi vardır :) Gece yatmadan havada biraz serinse hemen bi sallama çay yapıp kitabımı aldığım gibi yatağa koşarım gecenin sessizliğinde okumak hep cazip gelmiştir bu yüzden kitap okurken genelde bir şey yiyemem.

Bir kitap bittikten sonra ruh halime göre kitaplıktan bir kitap seçerim işte bu sancılı bir süreçtir benim için bazı yazarları belli dönemlerde okumayı seviyorum mesela kara kışta İhsan Oktay Anar , Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal şimdi aklıma gelenler bahar dönemi yeni yazarlara fırsat veriyorum yani dönem dönem bazı yazarlar bende kendisini okuma ihtiyacı doğuruyor. Yanlış zamanda okumaya başladıysam  kaç sayfa okuduğum önemli değil yarısında bile olsam o kitabı yarım bırakırım bu yüzden okuma gruplarına ve kitap kulüblerine pek katılmam çünkü istemediğim bir kitabı asla okuyamam :)



2-(Klasiklerden gelsin bu soru) bir kitap yazacak olsan adı ne olurdu?

Hımmm zor bir soru hiç düşünmedim ama karakterimin son zamanlarda en ön plana çıkan kısmı ve karşımdaki insanların mantıksız davranış ve konuşmalarına deli olduğumdan MANTIK adında bir kitap yazmak isterdim herhalde. Özellikle son zamanlarda sürekli mantık üzerine konuşmalar yapıyorum çevremdekilerle , bazı durumlarda gerçekten insanların mantığını kullanmak yerine işine geldiği gibi davranması konuşması beni deli ediyor bak yine başladım :)))


3- En sevdiğin yazar/çizer kim? Seni en çok etkileyen çocuk kitabı hangisi?

Ben oğluma çok küçükken kitap okumaya başladım 3-4 aydan itibaren ilk önce kalın bir masal kitabımız vardı ona onu okumaya başladım 1 yaşından sonrada az yazılı ve bol resimli kitapları tercih ettik ilk kitabımız Tübitak Popüler Bilim Kitaplarından Güneşli Bir Gün kitabıydı yazarı Anna Milbourne bu kitap oğlumun çok dikkatini çekti dakikalarca tekrar tekrar okudum ona sonra serinin diğer kitaplarınıda aldık hepsini hala severek okuyoruz kısa ve öğretici hikayeler ayrıca resimlenmeleride çok başarılı. Türk yazarlardan Sara Şahinkanat'ın 3 kitabı var bizde Yavru Ahtapot Olmak Olmak Çok Zor, Üç Kedi Bir Dilek ve Annemin Çantası özellikle Annemin Çantasını favorisi. Julia Donaldson ın Değnek Adamı da en sevdikleri arasında bunun haricinde bir sürü kitabımız  var evde  bir çoğunu okumaktan sıkıldım bu yüzden ara ara halk kütüphanesine gidip oradan da kitap alıyoruz. Oğlum henüz 4 yaşında ona Küçük Kara Balık ve Küçük Prenside okudum fakat uzun ve az resimli oldukları için istediğim etki üzerinde yarattımı bilmem. Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulutu ve Keloğlanı yine kitaplığımızda olan onun değil ama benim favorilerim arasında olan çocuk kitaplarından :)

4-Yüz yüze olsak da bir kahve içsek (ama lütfen gıcık biri çıkmasın) dediğin yazar kim?

Aklıma pek çok isim geliyor tabiki ama cevap sanırım Burhan Sönmez kitaplarıyla kendime en yakın hissettiğim yazar onunla herşeyi konuşabileceğime inanıyorum edebiyat ,siyaset ,memleket gibi. Hayatım boyunca gittiğim tek imza günü kendisininki oldu .Ne kadar sevsemde yazarların imza günü, söyleşi vs gibi  şeylere katılmayı pek sevmiyorum. Burhan Sönmez benim hayatımın mihenk taşlarını oluşturan kafamın içinde dönüp duran eyleme geçiremediğim çoğu şeyi yaşamış bir insan onun gölgesinden birikiminden yararlanmayı çok istiyorum kimbilir belki memleketimin sokaklarında bir gün karşılaşırız uzun uzun sohbet ederiz.

5. Okurken heyecandan tırnaklarını yediğin / kahkahalar attığın / ağladığın kitaplar var mı?

Heyecanlanıp ağladığım kitap Burhan Sönmez'in  İstanbul İstanbul hem ağladım hem heyecanlandım hemde uzun süre etkisinden kurtulamadım duygusal anlamda. Kahkaha attığım kitap pek olmadı sanırım ufak gülümsemeler ve ilahi kelimesini sık kullandığım kitaplar oldu tabi bunlardan biri Ayfer Tunç'tan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi bir diğeride yeni okuduğum Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm kitabıdır.

6. Keşke bunu ben yazmış olsaydım dediğin kitap hangisi?

Her kitap okuyuşumda ben bunları yazabilirmiydim sözleri aklımdan geçer. Yazar olsam tarzım ve konularım Şebnem İşigüzel ve Latife Tekin gibi olurdu sanırım.

7. Kendini okurken hatırladığın en eski kitap hangisi?


Aziz Nesinden Şimdiki Çocuklar Harika.



8. Hayranlığın o kadar büyük ki, bunu yazan insansa ben neyim dediğin bir kitap var mı?

Suç ve Ceza Dostoyevski ,Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar, Anna Karenina Tolstoy ilk aklıma gelenler.


9.Okumak eylemi ile ilgili en sevdiğin cümle nedir? 

Okumak başlı başına güzel bir eylem :) Bunu ben uydurdum şimdi.

04 Mayıs 2016

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM - LATİFE TEKİN

Çocukluğunda yazlarını köyde geçirmiş biri olarak köy hayatının ; hem sonsuz özgürlüğü hemde büyüklerle aranda görülmez geçilmez sınırlarını iyi bildiğim bir yaşamı vardır. 

O yüzden Atiye'nin intizarları ,Dirmit'in delilikleri ,Huvat'ın abartılı müptelalıkları bana  hiç mi hiç yabancı gelmedi. 

Köy gibi Sevgili Arsız Ölüm de bir kara mizahtır . Atiye çocuklarına bir yalvarır bir intizar eder bir sever bir döver , Dirmit neyi sevse hep ona yasaklanır çünkü herşeyden her düşkünlükten korkulur bilmediğinden korkar çünkü hep insan.

Azraille pazarlıktadır hep Atiye evdekilere kızdımı çağırır onu geldimi daha işim var der gönderir bu artık evdekilere karşı silahıdır onun , çünkü sözünü böyle dinletir ancak. 

Başlarda boğuluyormuş gibi hissettiğim sonrasında müptelası olup elimden bırakamadığım bir kitap. Paragrafsız soluksuz dökülüp giden çoğu zaman güldüren buram buram gerçek hayat kokan Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığına benzetilen ama ondan daha keyifle okunan bir kitap edebiyat severlerin muhakkak okuması gerekir.

''Gözlerinden dudaklarına tuptuzlu iki şiir döküldü.''

İyi Okumalar....

02 Mart 2016

ANNA KARENİNA - Lev Nikolayeviç TOLSTOY

İyi bir gözlem yeteneğinin yanına insan psikolojini irdeleyebilme gücü de eklenince işte ortaya klasik çıkıyor yüzyıllar geçse de yazıldığı yılın hiç önemi kalmaz okunduğu dönemin romanıdır sanki o.

Tolstoy aşk, evlilik ve ölüm konularına ustaca değinmiş fakat bu arada Rus sosyetesine de ağır eleştirilerde bulunmaktan geride kalmamış. Sosyete yaşamının köhneliği ve bu ortamdaki güvensiz aşk ve evlilik ilişkilerinin aksine Levin karakteri ile dünyayı anlama ve inanç konularına da ağırlık vermiş. Özellikle son sayfalarda Levin'in Tanrı ile arasında kurmaya çalıştığı bağ insanoğlunun yüzyıllardır içinden çıkamadığı bir konu.



Ben en çok Levin karakteri ile bağ kurdum Tolstoy o kadar güzel anlatmış ki onu muhtemelen kendi iç seslerini en çok Levin ile dile getirmiş diye düşündüm. Kitabı okurken tesadüf eseri Tolstoyun hayatının son yıllarını anlatan Aşkın Son Mevsimi filmini izledim. Kitabı okumayı düşünen kişilere filmi kitaptan sonra izlemelerini tavsiye ederim zira filmde kitapla ilgili ipuçları var.

Tolstoy iyi bir yazar olmanın yanı sıra dünyayı anlama ve değiştirme isteği de bulunan Marksizm düşüncesinden etkilenmiş bir insandır. Bütün servetini köylülere dağıtmış bu yüzden ailesi ile arası açılmış ve Hristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı ''Tanrının Egemenliği İçinizdedir''  kitabı yüzünden de Ortodoks kilisesi tarafından aforoz edilmiş. Tolstoy son yıllarını küskünlük içinde geçirmiş büyük bir yazar ve düşünce adamıdır.


''Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.''

''Yolda gelirken o kadar nefret ettiği üzücü analık kaygıları şimdi , çocuklar olmadan geçirdiği bir günden sonra artık bambaşka bir ışık içinde görünüyor ve onun kendisine çekiyordu.''

''Saygıyı , sevginin olması gereken yerdeki boşluğu saklamak için uydurmuşlar.''

''Eğer iyiliğin bir nedeni varsa ,  artık iyilik değildir ; eğer iyiliğin bir sonucu , yani ödülü varsa yine iyilik değildir. Demek ki iyilik ,  neden ve sonuç zincirinin dışındadır.''

''Savaşı övenleri özel ,öncü bir birliğe , hücuma kalkacak , herkesten ileri mevzide olacak bir birliğe verin.''

08 Şubat 2016

MASUMLAR - BURHAN SÖNMEZ
















































Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde...

Bu çarpıcı cümle ile başlıyor kitap. Yazarın yazma sırasına ve benimde buna uyarak Burhan Sönmez kitapları okuma sıram Kuzey , Masumlar ve İstanbul İstanbul . Burhan Sönmez 1965 Haymana doğumlu  benim doğduğum Polatlı ile  arası 30 - 40 km  bu yüzden Haymanadan çok fazla insan ya Polatlı'ya yerleşmiş ya da yazın Haymana kışında Polatlı'da yaşamaktadır. Kendisi de zaten ilk ve orta eğitimini Polatlıda almış , farklı yıllarda aynı lisede okumuşuz. Lise arkadaşlarımın hemen hepsi Haymanalı hatta bunlardan ikisinin dayısı olmaktadır Burhan Sönmez , demiştim ya benim için özel bir yazar diye. Sadece arkadaş dayısı olmasının ötesine geçmesi için kitaplarını okumam yetti İstanbul İstanbul da çok etkilenip kendisine hayranlığım artsa da onu en iyi anlatan kitap Masumlar çünkü kendisini gizlemeden en net anlattığı kitabı. Ben üç kitabında da kendi hayatını farklı karakterlerle anlattığını düşünüyordum imza günündeki söyleşide bunda haklı olduğumu anladım. Kendi hayatındaki acılar kitaplarında büyük yer tutuyor. Kuzey daha çok , farklı görünen bir zaman ve dünyada geçse de Masumlarda kendi hayatı ete kemiğe bürünüp çok net karşımıza çıkıyor.

Çocukluğumuz bize en uzak ve en özlediğimiz yıllardır hele ki ileri yaşlarda memleketimizden sürgünsek buram buram kokar burnumuza çocukluğumuz memleketimiz , dost yüzler tanıdık sokaklar. Çocuklukta dinlediğimiz masallar , sevdiklerimizin kokuları hep kulağımızda hep sızlayan burnumuzun ucundadır. Burhan Sönmezin yazarlık serüveninin temeli bence küçük bir köyde, uzak büyük şehirleri hayal ederek hikayeler dinleyerek geçirilen çocukluğudur.

Burhan Sönmez  2011 yılında bu kitapla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülüne layık görülmüş. Kendisi bu ödülü en genç yaşta alan yazar imza gününde bunu söyleyip aslında kendisinin yazmaya geç başladığını ilk kitabı Kuzeyin 2009 da yani 44 yaşında yayınlandığını söyleyip genelde yaş ortalaması yüksek olan imza günündeki okurlara yazma konusunda umut vadetmişti :)

Burhan Sönmez yazarlığa giden yolda çok kitap okumanın kendisine çok fayda sağladığını hatta çocukken hem yolda yürüyüp hem kitap okuduğunu , çocukken dinlediği masallar ve hikayeler ise onun  hem kitaplarının temelini hemde hayal gücünün gelişmesinin en büyük mimarı olduğunu dile getirdi. Kitaplarının basılmadan önce muhakkak  annesine okuttuğunu  onun eleştirilerine çok önem verdiğini söylemişti.


Kalemi ve üslubuna hayran olduğum arkadaşlarıma önerirken  benim için Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk kadar edebi yazan çok güçlü bir kalem demişliğim , hatta dayanamayıp kitaplarının hepsini alıp bir arkadaşıma hediye etmişliğim var çünkü herkesin okuyup tanımasını istediğim bir yazar.

İyi Okumalar :)



İnsanlar nerede ölmek istiyorsa orası onların vatan duygusunun karşılığı olmalı...

Doğu'nun uzak şehirlerinden omuzlarında silah gibi taşıdıkları tırpanlarıyla gelip , kollarının, nefeslerinin ve efendilerinin merhametinden başka hiçbir şeye sığınmayan işçilerin çoğu tanrının onlardan umudu kestiğine inanan gariplerdir.....

Çaresizlik en büyük celladımızdı bu hayatta...

İnsan, tanrının ütopyasıymış. Bu yüzden tanrı oan kendş nefesini vermiş. Hayır , asıl ütopyayı tanrı değil insan var etmiş. Yaratılmak insanın kararı değil , ama nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilirmiş. İnsanlığın anası olan ilk kadın bu yüzden yasak elmayı yemiş. Bu sayede düştüğü varlık alemi insanın ütopyasıymış.

Garip olan , hayat değil ölümdü ; doymayacağını bile bile önüne gelen her şeyi arzulardı..

Yokluğa yaklaşmadıkça , varlığın anlamına erişemeyiz...

Yavrularını arayan annenin tek gecesi , bir ömrün azabından daha uzundur....

Masumlar bazen günahkarların yükünü taşırdı....

Köydeki dünya ile şehirdeki dünyanın farkını yavaş yavaş öğrendi. Biri içe doğru , ötekiyse dışa doğru  genişlerdi..

Ardına bakmadan çekip gidenler , çocukluklarını  yüzüstü  bırakırlardı...

Herkesin kendine ait bir mutluluğu vardı köyde ,mutsuzluk sadece kente bağlananların ruhuna sinerdi. Acı ve hüzün başkaydı , onu bilirdik.

Fotoğrafçılar tanrıya özenerek insan sureti yaratır, ama onu kuru toprak gibi ruhsuz bırakır.

İnsan insanın en iyi sığınaydı.


05 Şubat 2016

İSTANBUL İSTANBUL - BURHAN SÖNMEZ












































































Burhan Sönmez benim için özel bir yazar. Varlığından uzun süredir haberim olan ilk kitabı Kuzeyle kendisini tanıyıp anlamaya başladığım ve saygı duyduğum Masumlarla geçmişimizde pek çok ortak nokta bulduğum  tanıştığımda ise bilgi birikimine doğallığına alçak gönüllülüğüne sıcaklığına  hayran kaldığım bir insan .

İstanbul İstanbul beni çok derinden etkiledi imza gününe gittiğimde kitabı henüz okumamıştım ve gelen çoğu insanın kitaptan çok etkilendim sözleri ile tam olarak neyi kastettiklerini anlamamıştım. Bir çok kitap okudum evet bir çoğundan etkilendim ama bu kitapta kalbim kahramanlarıyla birlikte attı acıyı onlarla bir hissettim onlar gibi soluğumu tuttum ve kitap bittiğinde hüzün tüm bedenimi ve ruhumu esir aldı. Kitap bittiğinde çala kalem yazdığım bir not :

Sanki içimdeki ne zaman oluştuğunu bilmediğim bazı kabuk tutmuş yaralar kanadı durmak bilmedi. Kitabı okuduktan sonra biliyorum bunlar körelmeye başlayan ve kendi hayatının etrafında pervane gibi döndüğünden göremediğim bilemediğim hayatların acısını ta içinde hissetmekti çok ağladım duygularım altüst oldu neden ağladığımı bilemedim insanlık ölüyor dedim insanlık....



'' Herkes İstanbul'un güzelliklerini anlatıyor  , kimse orada mutlu yaşamayı beceremiyordu. Belirsizlik , bencillik ve şiddet kentin güzelliğini örtüyordu. Kent , insanın dünyada aradığı güzelliğin ve bütünlüğün ifadesiydi. Tanrı çoktandır buna yetmiyordu.  İnsan kentte bir doğa örmeye gayret ediyor, o doğanın içinde kendini bulmak istiyordu . Tanrı da öyle yapmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı yeri, göğü ve insanı ? Çağlar geçti . İşler değişti. Kaos , Tanrı' yı dışarıya itmeye başladı. Dışarı itilmesi için bir içe gerek varsa , insan farkında olmadan yeni bir zaman kuruyordu. Melankoli de orada doğuyordu. İnsanın değil yeni zamana uyamayan tanrı'nın melankolisiydi bu. Onun Babil Kulesi'nden beri korktuğu şey gerçekleşiyordu.''
 
''Denizlerin ötesindeki bir kabilenin insanları , düşman tarafından kaçırılıp da pazarlarda esir olarak satılmasın diye çocuklarının yüzünü yaralar , kendi çocuklarını çirkinleştirirlermiş. Çocuklar böylece özgür kalırmış. Onların dilinde çirkinlik ile özgürlük aynı anlamda kullanılır, güzellik ile esaret aynı sözcükle ifade edilirmiş. İstanbullular da kentlerini yitirme korkusuyla yaşıyor , onun güzelliğini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. yer üstünde ve yer altında acıya batıyor, kötülüğe sarılıyorlardı. Kenti çirkinleştirmeye özgürlük diyorlardı. Kötülüğün nihai amacının güzelliği parçalamak olduğunu görmüyorlardı. Ama İstanbul bunu seziyordu. İnsanların aptallığına karşı koyuyordu. Koca kent kendi başına direniyor , güzelliğini korumaya çalışıyordu.''

''Genç çocuklar bin bir hayal kuruyor ,okyanusun sisle kaplı sınırlarına yönelen gemiler gibi ileri atılıyor sonunda yelkenleri parçalanmış halde kıyıya vuruyorlardı. Bu kent ne zaman sevdi ki evlatlarını? Kime şefkat gösterdi ki? Böyle söylediğim bir gün oğlum , '' Baba '' demişti, '' bizim işimiz sevgi yaratmak değil , sevgiyi yaratmak. Bunun için çabalıyoruz.''

''İstanbullular, duvarlarına astıkları İstanbul tablolarını , her gün dolaştıkları sokaklardan  , yağmurlu çatılardan ve sahildeki çay bahçelerinden daha çok seviyorlardı. Rakı içiyor , efsane söylüyor, şiir okuyorlar, sonra duvarda asılı tablolara bakıp iç geçiriyorlardı. Başka bir kentte yaşadıklarını sanıyorlardı.''

''Bir kadının en büyük kötülüğü , daima sizden daha iyi olmasıdır.''

''Acı bedeni , korku ise ruhu esir alır ve insanlar bedenlerini kurtarmak için ruhlarını satarlar.''

''İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın , acıyı yaşadığı an zihni tutuluyordu. Acı nedeniyle zamanın akışı kesiliyor , gelecek duygusu yitiyordu. Gerçeklik yok oluyor , bütün evren, bedeninden ibaret hale geliyordu. Hep bu an kalacak , başka bir zamana geçilmeyecekti.... Ama neden şimdi , neden milyarlarca yıllık zaman içinde tam benim acı çektiğim zamandayız, diye düşünüyor, kendi kendime anlamsız sorular soruyordum.''

''İstanbul yeraltında yaşadığımız hücrelerle soluk alıyor , biz de göçüp gitmiş insanların kokusunu taşıyorduk. Zihnimizde eski kentlerin ve eski insanların kalıntısı vardı. Yükümüz ağırdı.Acı bu yüzden etimize şiddetle çarpıyordu.''

''İnsan iç geçirirken verdiği bir soluktan ibadettir.''

''Alay onun kutsal inancıdır kentte , kendisi gibi olmayanı küçümser.''

''Acının paylaşılmadığını aklınla bilmek başka , bedeninle öğrenmek başkaydı.''

''Bir kenti tanımak üç gün , bilmek ise üç kuşak alırmış. Tanımak ile bilmek arasındaki kalın surları aşmak zaman isterdi, anlık iş değildi.''

''Ayrılık , ümitlerin ötesinde bir şehirdir. Ne bir kuş , ne bir haber , ne de bir selam gelir.''


İyi Okumalar....




17 Kasım 2015

GEYİKLER VE LANETLER - MURATHAN MUNGAN

Zamanı bilinmez ama  göçerlikten  konarlığa geçiş , yeri bilinmez ama doğu kokar buram buram. 

Ne zamanı önemli ne yeri insanoğlunun zayıflığı , yeri gelip yıkıcılığı ve sonunda peşini bırakmayan lanetleri . 

Masal tadında tadı doğu gibi bol baharatlı bir tiyatro eseri  , Mahmud ile Yezida gibi uzun yıllar tadı  hep damağımda kalacak bir eser.




Doğuda bellekleri kaplayan kum fırtınalarında her şey unutulur , ve her şeye yeniden başlanır. İnsanlar ve olaylar hep aynıdır. Her şey zamana asılı kalır. İnsan bunu öldüğünde anlar. İlkin zevkleri,sonra tutkuları ,sonra umutları ve en son korkuları ölür insanın. O zaman bizde ölürüz . Öldüğümüzü anlamadan ölürüz .Yaşadığımızı da anlamamışızdır zaten. Usul usul ölürüz ; azar azar yaşar, usul usul ölürüz.


Neleri hatırlıyorsun şimdi etin zamanından daha uzun olan kemiğin zamanında?

Dağın başındaki bulut , ovanın düzünde yapışkan bir nem olur, ıslanır, bulaşır başkalarnın ellerine.

Erkekliğin gövdesine haram edilmiş rahmin derin boşluğunu istersin. Erkek dediğin yüreğinde taşırmış kendi rahmini.


Cudana - Babasızlığın asi etti seni 
Öksüzlüğün yılan kuyusuna çevirdi kalbini 
Yalnızlığın dolambaçlarında yalnızca fitneye çalışır oldu aklın
Ağzından çıkan her söz yüreğinin kiriyle islenir olmuş senin






26 Ekim 2015

HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR - HIFZI TOPUZ

Nazım Hikmet'in Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali gibi yazarlara  yön verdiğini ve onların gelişmesine katkı sağladığını biliyor muydunuz ?

Nazım Hikmet'in İstanbul'dan Ankara'ya daha çocuk yaşta Milli Mücadeleye katılmak için gittiğini ve Atatürk'le tanıştığını biliyor muydunuz ?

Bolu'da öğretmenlik yaptığını, yıllarca hapis yattığını açlık grevine başladığını.

Vatan Haini olmadığını hatta ve hatta Vatanını her şey den üstün tuttuğunu Vatanının toprağına en fazlada insanına aşık olduğunu biliyor muydunuz ? Bedri Rahmi'nin Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor şiirini ona yazdığını ? Kübaya gidip Fidel Castro'ya Barış Ödülünü verdiğini ?


O sonuna kadar komünizme inanmış bir devrimci ve hiç bir zaman hiç kimseye boyun eğmemiş yolundan dönmemiş yaşam dolu aşk dolu bir şair yeri doldurulamaz büyük bir usta.


''Dövüşebilirim doğru bulduğum , haklı bulduğum , güzel bulduğum her şey için . Yaşım başım buna engel değil.''


''Tüm yaşamım boyunca komünizmin çabuk kurulacağına inanmıştım. Hatta bir yıl öncesine kadar. Ben yaşarken bunun gerçekleşeceğini düşünürdüm. Ama şimdi komünizmin gerçekleşmesi için belki de 100 yılın gerektiğini anlıyorum. Benim sözünü ettiğim süre yeni insanın, yani olağanüstü insanın oluşması için gerekli . Ben o insan öle seviyorum ki ! Biz insan bilincinin gelişme süresini çabuklaştırmak istiyorduk , olmuyor. Bir baba çocuğunun doğumunu ne kadar çabuklaştırmak isterse istesin dokuz ay beklemek zorundadır.Yoksa düşük olur.''

27 Haziran 2015

PİNHAN - ELİF ŞAFAK

Yine bir Elif Şafak okuması bu yazardan bir türlü vazgeçemiyorum amacım bu ara yeni yazarlar tanımak ama bazı yazarların çekim gücünden bir türlü kendimi kurtaramıyorum .

Pinhan yazarın ilk kitabı 24 yaşında yazarak Mevlana Büyük Ödülü'nü almış. Kitaba gelirsek  Aşk  ve  Ustam ve Ben den daha çok sevdiğimi söyleyebilirim ve nihayet Elif Şafak'ta neden inat ettiğimi anladım bu serüven Pinhanı bulana kadarmış şimdilik Elif Şafak okumalarına ara verebilirim zira Pinhanın tadı uzun süre damağımda kalacak.

Pinhan mistik ,doğaüstü cinli perili ve farklı bir hikaye anlattığı karakterler ve hikayenin geçtiği dönem merak uyandırıcı. Pinhanın hikayesi Dürri Baba tekkesine girmesiyle başlasada benim için hikaye Pinhanın Dürri Baba tekkesinden ayrılmasıyla başlıyor.


Elif Şafak 1998 yılında yazmış ve bence o dönem için çok cesur bir kitap .Tasavvuf öğeleri içersede ki bence Tasavvufu eniyi  romanlaştıran yazarlardan kendisi yinede cesur konulara da değinmiş aynı cesurluğu ben Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı kitabındada görmüştüm.

06 Mart 2015

BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİ - AYFER TUNÇ

Bu adı çok uzun olan kitapla tanıştım Ayfer Tunç'la. Aylarca kitaplıkta bekledikten sonra oda doğru zamanda okundu benim gözümde.

İlk önce  hay aksi çok fazla karakter var ama çok eğlenceli çok muzip ahh şu başhekim yok mu  derken  ve yüzümde hep bir tebessümle okudum kitabı.

Bittiği zaman ise içimde oluşan duygu bu karakterleri özleyeceğim oldu çünkü hepsi birbirinden deli ve hepsi bizden. 

Şöyle tepeden bir akıl hastahanesine bakıyoruz önce acemice yapılmış yazarın deyimine göre ''Tam bir Türk işi inşaat klasiği'' olan binaya ve binanın mimarından işçisine kurucusundan doktoruna hemşiresine başhekime hastasına hastahaneye iş yapan marangoza hasta yakınlarının hayatını birbir izliyoruz. O kadar iyi bir orkestra şefiki Ayfer Tunç 306 karakteri 515 sayfada hiç sıkmadan öyküleri hiç koparmadan harika geçişlerle yönetmiş . Bunda yazarın yerine göre sokak ağzını yeryer argoyu da kullanmasının etkisi var çünkü anlattığı karakterler baştada dediğim gibi bizden bizim içimizden. 

Türkiyenin içinden geçtiği yüzyılda yaşadığı siyasal olayların insanların hayat yönünü nasıl değiştirdiği bir gün kadar kısa ve bir yüzyıl kadar uzun  bir şekilde anlatılıyor kitapta dilide bu çoğrafyada yaşananlar kadar keskin ve sert hem bir kara mizah hemde bir ustalık işi bence bu kitap. Bende yazar için diyorumki '' Tam bir Türk işi edebiyat klasiği yaratmışsın Ayfer Tunç.''

İyi Okumalar 

09 Ağustos 2014

GÖLGESİZLER - HASAN ALİ TOPTAŞ

Bu kitap ne anlattığından çok nasıl yazıldığıyla merak uyandırdı bende. Hasan Ali Toptaş herhalde ve belki lerle ayrı bakış açısı kattığı romanını farklı ruh ve bedenlerle öle zenginleştirmiş ki  hayal dünyası ve güzel kalemi beni kendisine hayran bıraktı.

Hasan Ali Toptaş bilinenin ve çok yazılanın dışına taşımış romanını. Kelimeler bilinen ama unutulan gerçek ve en yalın hallerine dönerken, insan kendi varoluşundan bedeninden taşıp taşıp kendine  ruhuna ve insanlara dışarıdan şöle bir bakıyor.

Devletin gözündeki insan ve insanın gözündeki devleti taşra insanına özgü bir bakış açısı ve ruh hali ile anlatışı hem gülümsetiyor hemde düşündürüyor. Hasan Ali Toptaş  gülümseyen yüzün altındaki hüznü ve durgun akan  suyun altındaki girdapları yazıyor.

Hasan Ali Toptaş'ı  okuduğum yazarlar arasındaki bir yere koysam sanırım hiç düşünmeden söyleyeceğim isim Marquez olurdu.

İyi Okumalar.

''Peki ama , yok edilmeye değecek önemi nereden geliyordu Nuri'nin? İşte bunu bekçi bilemezdi ; belki o , sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı. Her köyden birer kişiyi yok edelim bakalım , diyebilirdi devlet ; ötekilerin yok olmaya ne denli hazır olduklarını anlamak için. Köyden hayalet hızıyla gelip geçen çerçi , yüzlerden bu hazırlığın ipuçlarını toplamıştı belki ; şimdi dağların ardında bir yere oturmuş ,  topladığı yüzleri yazıyordu kağıtlara. İşte diyordu halleri , işte gözleri , işte susuşları , sonra bakışları , evleri , köy meydanındaki çınarları , çınarın dibindeki muhtarları , işte bakkal Rıza , onun yanında Cennet'in oğlu , az ötede Reşit...''

'' Öteki ayrıntılar o denli çoktu ve öylesine büyük bir mercek altındaydı ki , herkes her şeyi görmekten körleşmişti. ''

''Havada , her şeyi varoluşunun son çizgisine iten kalın, kalınlığı kadar da bükülmez binlerce telin gerginliği vardı. Avludaki kağnı tekerlekleri , sığırların bağlandığı demir halkalar , duvarlar , dut ağacının gölgesi ve gökyüzü , olası bir vınlamaya karşı hazır gibiydi.''

'' O her şeyin bir iz bırakacağına inaıyordu , izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde , sözcüklerin dişte , bakışların yüzde.''

'' Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere , önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin .Dönsen de, eksik.''

'' Güldü muhtar ; gülesi değildi , ama kendini tutamadı . Her sorunun yanıtı yıllar önce hazırlanıp insan aklının bir köşesinde bekletiliyormuş gibi geldi ona. ''

'' Ardından da , bunca yıldan beri hep akıllı davranmanın yorgunluğu çökmüştü omuzlarına ; ölçülü olmanın , başarmaya çalışmanın ve içinde köpüren binlerce arzuyu bütün bunların gerisine atmanın yıllanmış bıkkınlığı gelip yüz çizgilerine oturmuştu.''

'' Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti Cennet'in oğlu ; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi , delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti.''

'' Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan , aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin , aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı. ''