30 Eylül 2016

PERİ GAZOZU - ERCAN KESAL


Canım zaten çok sıkkındı.İyice daraldığım biranda içimdeki ateşi biraz gözyaşlarıyla söndüreyim diye ikinci kez okudum Peri Gazozunu. 

Bazen üstüne üstüne gitmek istiyorsun korkuların üzüntülerin  ve hayatın gerçekleri bir tokat daha atsın sana istiyorsun pamuklara sardığımız hayatımızın yanı başındaki dikenli yolları yüreğin kanaya kanaya okumak istiyorsun.

Gerçi hangimizin hayatı pamuk prenses tadında geçti ki , olsun diyorsun sonra ben büyüdüm ya çocuklar çocuklarımız onları kim koruyacak ya vicdan sahi ne zaman sustu vicdanımızın sesi.
Ercan Kesal sen yaz hocam muhakkak ki değiştirecek birilerini senin yazdıkların muhakkak ki dokunacak birilerin vicdanına kelimelerin.



Eskiden ölülerini gömmeyip ,bir kulenin tepesine ,açığa bırakan kavimler yaşardı bu topraklarda. Topluluğun rahipleri kuleye gizlenip, yırtıcı kuşların ölüleri nereden yemeğe başladığını izlerdi.
Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı : ''Sessizlik Kulesi.''
Türkiye'yi koca bir ''Sessizlik Kulesi'' yaptık en sonunda..
Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz.
Saklanıp bir şeylerin arkasına ,dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.

Peki , ne kadar daha seyredeceksiniz ,plazma LCD televizyonlarınızın önünde ,bayrağa sarılı tabutlara sarılarak , babalarının göğüslerini arayan yetimlerin hüznünü? Ya da , çoğu zaman usulünce yıkamak bile reva görülmeyen diğerlerinin , geride bıraktığı isyankar çocukların öfkesini...Yetmedi mi?

Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken yaşta kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü , farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyuor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse, bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğumuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor.

Ne kadar da küçükmüş meğer .Sığamadık yeryüzü sofrasına.Kibir denizinde boğulmuşuz da haberimiz yok. Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış,kalplerimiz gibi.
Artık burnumuzda sıcak ekmek kokusu yerine kan kokusu var...
İyi o zaman .Ne diyelim?Afiyet olsun...

Dedemden öğrendiğim ,''insan olmak '' kendi mutlu olsuğun şeyleri yanındakilere de iletmektir.İnsan , kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa ''insanım'' diyebiliyor.

Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün n'olur.Bir baba , on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun ,kafatası ve kemikleri , yanmış halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor!Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun...

Ey zebaniler, ey korku tüccarları , ey kibir heykelleri , vicdan fakirleri ,zalimler ! Bırakın kuzuların önünü. Geçip gitsinler ırmağın öte yanına. Anneleri bulur kokusundan onları.Mutlaka bulur. Bırakın kucaklaşsınlar...


Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu zannedip , kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek...Bu yüzden bu kadar kalınlaştı derimiz.Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz.
Gebeliğini kalın bir bez kuşakla sarıp saklayan küçük kadın gibi, gövdesinden başka sunacak hiçbir şeyi olmayan genç insanların çaresizliği üzerinden yapılan siyasetimiz, kızının kalbindeki değil , çarşafındaki kanına bakan adamlar gibi yaşayıp , komşusuna verdiği ''ileri demokrasi''akıllarından kendi nasiplenmiş riya dolu düzenimiz ve elbette meseleleri kökünden çözmek yerine , onun büyümesini seyrederek aldığımız ölümcül hazla sarhoş biz...

25 Eylül 2016

YERE DÜŞEN DUALAR - SEMA KAYGUSUZ


Yazar kitabın bir yerinde bir hikaye anlatıyor ve en sonunda İbn Kıfti Useybia diyor ki ''izin verin tek bir kitapta evreni açıklayayım!''   Sema Kaygusuz da sanırım bu kitabında aynı şeyi yapmış altını çizdiğim cümlelere dönüp baktığımda anlatmak istediği yıllardır süregelen , insanın dünyayı anlama çabası ve kendini arayışı.

Üzüm ve Altın diye iki bölüme ayırmış yazar kitabı. Altında tam bir masala dönüştü kitap tam sevdiğim kıvamda gerçek mi hayal mi olduğunu bilemediğim bir dünyada kestiremediğim bir tarihte.

Yeni bir dil yaratmış gibi farklıydı anlatımı kelimeleri farklıydı ; cazgır, kakafoni, varsıl, uğru, yalvac, pürç, fosforışılı....   ne de yakışıyor bu kelimeler bir masala.

Dönüp dönüp okunsa eminim her seferinde farklı farklı anlamlar çıkarılacak çok derin bir kitap yaşına tezat edecek kadar usta bir kalem Sema Kaygusuz.


Bir kez daha emin oldum yazarında  dediği gibi ; İnsanlar birbirine çarpa çarpa değişirler...




Üzümün beyaz eti , dünyanın bir günlük bir yer olduğunu öğütler ; çekirdeğiyse toprağın sonsuzluğunu....

Bugün telefonla beni aradın Yorgo. Akaşama görüşelim istedin. Haftalardır dokunmamışsın bana ,çok özlemişsin . Beni istediğini söyleyince , birdenbire köleleştirdin beni Seni yüceltene mutlaka hizmet etmelisin çünkü .Gözlerini ,saçını ,tenini kim övüyorsa koparıp vermelisin onlara.....

Sahi , seni korkutmayayım diye kıllarımı yoldurduğumu biliyor muydun Yorgo ? Gövdemde yaptığım eksiltmeyle senin erkeklik imgeni daha da koyulttuğumu ?

Durma telaşıyle biteviye bir hareket kapılmış gidiyorsun. Gölgesizliğe soyunmuş ölümcül bir hareket seninki. Gölge eşyanın ruhudur. Gerçeği pekleştiren bu ruhu ışıktan koruyamazsın! Durmak , gece vakti sınır boyları bozulmuş gölgenin , değişken lekesini koruma çabasıdır. Durmak anımsamaktır .Anımsamayı durduramazsın...

Derdim mücevher değerinde , bir halka gibi parmağıma geçmişti. Dışarıdan kabuklu , içeriden acı zarla çevrilmiş kıvrımlı bir varlıktım...


Hani hecesini ve iyelik eklerini bağlayamadığın sözcüklerin som anlamları mayalanıyordu dilinde , niye sustun ? ölümü korkuyu ve zamanı bilmeyen şu ağaçlar bile becerebiliyor ayakta ölmeyi...

Merhamet ! Bu sözcük Ortaçağ'da doğmuş olmalı. Harflerinde kan bulaşığı, çıkardığı seste şefkatli bir tını var. Ama zalimden çıkan bir  yumuşaklık.Önüne gelenin başını vurduran bir kralın bir kereliğine idam mahkumunu bağışlaması gibi..


Ruhlar , ölmüşlerin biz yaşayanlara bıraktığı bir emanetti o zamanlar....

Annesinin yasını görseydi , az da olsa bir yas , pelürden bir hüzün takınır , hiç olmazsa onun ağlayışını ağlar ; gözyaşının ısısıyla zihnindeki yağlı belleği eriterek bir çocuk hafifliğine dönerdi yeniden.


Kırbaç uzun dilli bir haykırıştır.

Asıl işim , çiçek soğanı ile tohum toplayıp tutkunları için cennet bahçesi yaratmaktı. Köylüler ile tarım işçileri , ayrıkotu kadar değer vermez çiçeğe. Daha doğrusu çiçek sevecek ne zamanları vardır ne de yeterince tokturlar. Bense uyuşukluktan olsa gerek , otluklarda açan sıradan bşr gelinciğin , devasa bir parkta kurulan dairesel çiçek tarhlarının dış çemberinde nasıl duracağını tasarlayabilecek kadar aylaktım........Bitkiler de kandırılabilir yeter ki inandırıcı bir dünya yaratın... 


Hiç düşünmeden , seninle dövüşmem, dedi. Dedi demesine ama ,iblisin tekisin sen ,namertsin, değmezsin gibi alçaltıcı sözler de etti sanki. Ondan bu sözleri duyduğumu söyleyemem tabii , ne var ki duymuş kadar olmuştum. Sözcükler gözündeydi çünkü.


İnsanları birbirine bağlayan çoğu duygular kimyası bozuk olanlardır...

Tutkun bir matematikçi için evren nasıl sayılardan ibaretse ; denizde yaşayan Fenikeli , kayığından başka yerkabuğu bilmiyorsa ; hayat da açıklayabildiğince parıltılı , açıklayamadığın kadar zifiri karanlıktır. Ve bu karanlıkta yalnızca inanç vardır oğlum. İçine doğduğun daracık ömrü kabullenmen için...


Sahi bir acısı vardı Yaşur'un ! Yeterince hissedemediği için bir türlü kurtulamadığı..

31 Ağustos 2016

Yayazula - Julia Donaldson




Güçlü olanın değil akıllı olanın hayatta kaldığı bir orman masalı Yayazula. Minik fare ormanda çıktığı yolculuğunda önce tilki sonra yılan ve baykuşla olan karşılaşmalarını  hayali kahramanı  Yayazula sayesinde  atlatır . Peki hayali kahraman  Yayazula gerçekten  karşısına çıkıpta en sevdiği yemeğin fareli tost olduğunu söylerse bizim minik fındık faresi bu işten nasıl kurtulur ?

 Julia Donaldson'ın sıradışı ödüllü romanlarından birisi Yayazula bütün kitaplarını severek okuyorum
 oğluma , şiir tarzında yazıyor kitaplarını bugün öğlen uykusundan önce tekrar okudum ve ona dönüp demekki neymiş   güçlü olanlar değil akıllı ve korkusuz olanlar hayatta kalırmış dedim ...Sahiden dünyamızda işler nasıl yürüyor ne güçlüler nede akıllılar yönetsin sadece ve sadece vicdanlılar karar versin yeter..


06 Mayıs 2016

KİTAPLAR ÜZERİNE TÜRLÜ SORULAR

Sevgili Blog arkadaşım Elİf Sarı'nın bana bazı soruları var. Sessiz sakin blog ortamında nede güzel bir şey hakkında fikrinin sorulması. 

1- Ne zamanlar kitap okuyorsun? Kitap okurken bir şeyler yiyip içer misin? Kitap okuma rutinin var mı?

Şu aralar uyku öncesi yatakta okumayı seviyorum ama elimdeki kitaptan kopamadığım zamanlarda oluyor işte o zaman kitap bitene kadar her fırsatı değerlendiririm , mesela üst kata bir şey almaya çıktıysam beni aşağıdan birileri çağırana kadar 3-5 dk bile olsa okurum.  İki kitap arasında bazen kendime zaman ayırırım çünkü bazı kitapları sindirmek anlamak kafamda oturtmak zaman alabiliyor bir kitabın dünyasından çıkıp diğerine geçmem bazen zaman alabiliyor bu yüzden ayda en fazla 3 kitap okuyabilirim.

Kitap okurken genelde çay içmeyi seviyorum ama instagram fotolarımda genelde kitapların yanında hep türk kahvesi vardır :) Gece yatmadan havada biraz serinse hemen bi sallama çay yapıp kitabımı aldığım gibi yatağa koşarım gecenin sessizliğinde okumak hep cazip gelmiştir bu yüzden kitap okurken genelde bir şey yiyemem.

Bir kitap bittikten sonra ruh halime göre kitaplıktan bir kitap seçerim işte bu sancılı bir süreçtir benim için bazı yazarları belli dönemlerde okumayı seviyorum mesela kara kışta İhsan Oktay Anar , Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal şimdi aklıma gelenler bahar dönemi yeni yazarlara fırsat veriyorum yani dönem dönem bazı yazarlar bende kendisini okuma ihtiyacı doğuruyor. Yanlış zamanda okumaya başladıysam  kaç sayfa okuduğum önemli değil yarısında bile olsam o kitabı yarım bırakırım bu yüzden okuma gruplarına ve kitap kulüblerine pek katılmam çünkü istemediğim bir kitabı asla okuyamam :)



2-(Klasiklerden gelsin bu soru) bir kitap yazacak olsan adı ne olurdu?

Hımmm zor bir soru hiç düşünmedim ama karakterimin son zamanlarda en ön plana çıkan kısmı ve karşımdaki insanların mantıksız davranış ve konuşmalarına deli olduğumdan MANTIK adında bir kitap yazmak isterdim herhalde. Özellikle son zamanlarda sürekli mantık üzerine konuşmalar yapıyorum çevremdekilerle , bazı durumlarda gerçekten insanların mantığını kullanmak yerine işine geldiği gibi davranması konuşması beni deli ediyor bak yine başladım :)))


3- En sevdiğin yazar/çizer kim? Seni en çok etkileyen çocuk kitabı hangisi?

Ben oğluma çok küçükken kitap okumaya başladım 3-4 aydan itibaren ilk önce kalın bir masal kitabımız vardı ona onu okumaya başladım 1 yaşından sonrada az yazılı ve bol resimli kitapları tercih ettik ilk kitabımız Tübitak Popüler Bilim Kitaplarından Güneşli Bir Gün kitabıydı yazarı Anna Milbourne bu kitap oğlumun çok dikkatini çekti dakikalarca tekrar tekrar okudum ona sonra serinin diğer kitaplarınıda aldık hepsini hala severek okuyoruz kısa ve öğretici hikayeler ayrıca resimlenmeleride çok başarılı. Türk yazarlardan Sara Şahinkanat'ın 3 kitabı var bizde Yavru Ahtapot Olmak Olmak Çok Zor, Üç Kedi Bir Dilek ve Annemin Çantası özellikle Annemin Çantasını favorisi. Julia Donaldson ın Değnek Adamı da en sevdikleri arasında bunun haricinde bir sürü kitabımız  var evde  bir çoğunu okumaktan sıkıldım bu yüzden ara ara halk kütüphanesine gidip oradan da kitap alıyoruz. Oğlum henüz 4 yaşında ona Küçük Kara Balık ve Küçük Prenside okudum fakat uzun ve az resimli oldukları için istediğim etki üzerinde yarattımı bilmem. Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulutu ve Keloğlanı yine kitaplığımızda olan onun değil ama benim favorilerim arasında olan çocuk kitaplarından :)

4-Yüz yüze olsak da bir kahve içsek (ama lütfen gıcık biri çıkmasın) dediğin yazar kim?

Aklıma pek çok isim geliyor tabiki ama cevap sanırım Burhan Sönmez kitaplarıyla kendime en yakın hissettiğim yazar onunla herşeyi konuşabileceğime inanıyorum edebiyat ,siyaset ,memleket gibi. Hayatım boyunca gittiğim tek imza günü kendisininki oldu .Ne kadar sevsemde yazarların imza günü, söyleşi vs gibi  şeylere katılmayı pek sevmiyorum. Burhan Sönmez benim hayatımın mihenk taşlarını oluşturan kafamın içinde dönüp duran eyleme geçiremediğim çoğu şeyi yaşamış bir insan onun gölgesinden birikiminden yararlanmayı çok istiyorum kimbilir belki memleketimin sokaklarında bir gün karşılaşırız uzun uzun sohbet ederiz.

5. Okurken heyecandan tırnaklarını yediğin / kahkahalar attığın / ağladığın kitaplar var mı?

Heyecanlanıp ağladığım kitap Burhan Sönmez'in  İstanbul İstanbul hem ağladım hem heyecanlandım hemde uzun süre etkisinden kurtulamadım duygusal anlamda. Kahkaha attığım kitap pek olmadı sanırım ufak gülümsemeler ve ilahi kelimesini sık kullandığım kitaplar oldu tabi bunlardan biri Ayfer Tunç'tan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi bir diğeride yeni okuduğum Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm kitabıdır.

6. Keşke bunu ben yazmış olsaydım dediğin kitap hangisi?

Her kitap okuyuşumda ben bunları yazabilirmiydim sözleri aklımdan geçer. Yazar olsam tarzım ve konularım Şebnem İşigüzel ve Latife Tekin gibi olurdu sanırım.

7. Kendini okurken hatırladığın en eski kitap hangisi?


Aziz Nesinden Şimdiki Çocuklar Harika.



8. Hayranlığın o kadar büyük ki, bunu yazan insansa ben neyim dediğin bir kitap var mı?

Suç ve Ceza Dostoyevski ,Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar, Anna Karenina Tolstoy ilk aklıma gelenler.


9.Okumak eylemi ile ilgili en sevdiğin cümle nedir? 

Okumak başlı başına güzel bir eylem :) Bunu ben uydurdum şimdi.

04 Mayıs 2016

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM - LATİFE TEKİN

Çocukluğunda yazlarını köyde geçirmiş biri olarak köy hayatının ; hem sonsuz özgürlüğü hemde büyüklerle aranda görülmez geçilmez sınırlarını iyi bildiğim bir yaşamı vardır. 

O yüzden Atiye'nin intizarları ,Dirmit'in delilikleri ,Huvat'ın abartılı müptelalıkları bana  hiç mi hiç yabancı gelmedi. 

Köy gibi Sevgili Arsız Ölüm de bir kara mizahtır . Atiye çocuklarına bir yalvarır bir intizar eder bir sever bir döver , Dirmit neyi sevse hep ona yasaklanır çünkü herşeyden her düşkünlükten korkulur bilmediğinden korkar çünkü hep insan.

Azraille pazarlıktadır hep Atiye evdekilere kızdımı çağırır onu geldimi daha işim var der gönderir bu artık evdekilere karşı silahıdır onun , çünkü sözünü böyle dinletir ancak. 

Başlarda boğuluyormuş gibi hissettiğim sonrasında müptelası olup elimden bırakamadığım bir kitap. Paragrafsız soluksuz dökülüp giden çoğu zaman güldüren buram buram gerçek hayat kokan Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığına benzetilen ama ondan daha keyifle okunan bir kitap edebiyat severlerin muhakkak okuması gerekir.

''Gözlerinden dudaklarına tuptuzlu iki şiir döküldü.''

İyi Okumalar....

02 Mart 2016

ANNA KARENİNA - Lev Nikolayeviç TOLSTOY

İyi bir gözlem yeteneğinin yanına insan psikolojini irdeleyebilme gücü de eklenince işte ortaya klasik çıkıyor yüzyıllar geçse de yazıldığı yılın hiç önemi kalmaz okunduğu dönemin romanıdır sanki o.

Tolstoy aşk, evlilik ve ölüm konularına ustaca değinmiş fakat bu arada Rus sosyetesine de ağır eleştirilerde bulunmaktan geride kalmamış. Sosyete yaşamının köhneliği ve bu ortamdaki güvensiz aşk ve evlilik ilişkilerinin aksine Levin karakteri ile dünyayı anlama ve inanç konularına da ağırlık vermiş. Özellikle son sayfalarda Levin'in Tanrı ile arasında kurmaya çalıştığı bağ insanoğlunun yüzyıllardır içinden çıkamadığı bir konu.



Ben en çok Levin karakteri ile bağ kurdum Tolstoy o kadar güzel anlatmış ki onu muhtemelen kendi iç seslerini en çok Levin ile dile getirmiş diye düşündüm. Kitabı okurken tesadüf eseri Tolstoyun hayatının son yıllarını anlatan Aşkın Son Mevsimi filmini izledim. Kitabı okumayı düşünen kişilere filmi kitaptan sonra izlemelerini tavsiye ederim zira filmde kitapla ilgili ipuçları var.

Tolstoy iyi bir yazar olmanın yanı sıra dünyayı anlama ve değiştirme isteği de bulunan Marksizm düşüncesinden etkilenmiş bir insandır. Bütün servetini köylülere dağıtmış bu yüzden ailesi ile arası açılmış ve Hristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı ''Tanrının Egemenliği İçinizdedir''  kitabı yüzünden de Ortodoks kilisesi tarafından aforoz edilmiş. Tolstoy son yıllarını küskünlük içinde geçirmiş büyük bir yazar ve düşünce adamıdır.


''Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.''

''Yolda gelirken o kadar nefret ettiği üzücü analık kaygıları şimdi , çocuklar olmadan geçirdiği bir günden sonra artık bambaşka bir ışık içinde görünüyor ve onun kendisine çekiyordu.''

''Saygıyı , sevginin olması gereken yerdeki boşluğu saklamak için uydurmuşlar.''

''Eğer iyiliğin bir nedeni varsa ,  artık iyilik değildir ; eğer iyiliğin bir sonucu , yani ödülü varsa yine iyilik değildir. Demek ki iyilik ,  neden ve sonuç zincirinin dışındadır.''

''Savaşı övenleri özel ,öncü bir birliğe , hücuma kalkacak , herkesten ileri mevzide olacak bir birliğe verin.''

08 Şubat 2016

MASUMLAR - BURHAN SÖNMEZ
















































Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde...

Bu çarpıcı cümle ile başlıyor kitap. Yazarın yazma sırasına ve benimde buna uyarak Burhan Sönmez kitapları okuma sıram Kuzey , Masumlar ve İstanbul İstanbul . Burhan Sönmez 1965 Haymana doğumlu  benim doğduğum Polatlı ile  arası 30 - 40 km  bu yüzden Haymanadan çok fazla insan ya Polatlı'ya yerleşmiş ya da yazın Haymana kışında Polatlı'da yaşamaktadır. Kendisi de zaten ilk ve orta eğitimini Polatlıda almış , farklı yıllarda aynı lisede okumuşuz. Lise arkadaşlarımın hemen hepsi Haymanalı hatta bunlardan ikisinin dayısı olmaktadır Burhan Sönmez , demiştim ya benim için özel bir yazar diye. Sadece arkadaş dayısı olmasının ötesine geçmesi için kitaplarını okumam yetti İstanbul İstanbul da çok etkilenip kendisine hayranlığım artsa da onu en iyi anlatan kitap Masumlar çünkü kendisini gizlemeden en net anlattığı kitabı. Ben üç kitabında da kendi hayatını farklı karakterlerle anlattığını düşünüyordum imza günündeki söyleşide bunda haklı olduğumu anladım. Kendi hayatındaki acılar kitaplarında büyük yer tutuyor. Kuzey daha çok , farklı görünen bir zaman ve dünyada geçse de Masumlarda kendi hayatı ete kemiğe bürünüp çok net karşımıza çıkıyor.

Çocukluğumuz bize en uzak ve en özlediğimiz yıllardır hele ki ileri yaşlarda memleketimizden sürgünsek buram buram kokar burnumuza çocukluğumuz memleketimiz , dost yüzler tanıdık sokaklar. Çocuklukta dinlediğimiz masallar , sevdiklerimizin kokuları hep kulağımızda hep sızlayan burnumuzun ucundadır. Burhan Sönmezin yazarlık serüveninin temeli bence küçük bir köyde, uzak büyük şehirleri hayal ederek hikayeler dinleyerek geçirilen çocukluğudur.

Burhan Sönmez  2011 yılında bu kitapla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülüne layık görülmüş. Kendisi bu ödülü en genç yaşta alan yazar imza gününde bunu söyleyip aslında kendisinin yazmaya geç başladığını ilk kitabı Kuzeyin 2009 da yani 44 yaşında yayınlandığını söyleyip genelde yaş ortalaması yüksek olan imza günündeki okurlara yazma konusunda umut vadetmişti :)

Burhan Sönmez yazarlığa giden yolda çok kitap okumanın kendisine çok fayda sağladığını hatta çocukken hem yolda yürüyüp hem kitap okuduğunu , çocukken dinlediği masallar ve hikayeler ise onun  hem kitaplarının temelini hemde hayal gücünün gelişmesinin en büyük mimarı olduğunu dile getirdi. Kitaplarının basılmadan önce muhakkak  annesine okuttuğunu  onun eleştirilerine çok önem verdiğini söylemişti.


Kalemi ve üslubuna hayran olduğum arkadaşlarıma önerirken  benim için Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk kadar edebi yazan çok güçlü bir kalem demişliğim , hatta dayanamayıp kitaplarının hepsini alıp bir arkadaşıma hediye etmişliğim var çünkü herkesin okuyup tanımasını istediğim bir yazar.

İyi Okumalar :)



İnsanlar nerede ölmek istiyorsa orası onların vatan duygusunun karşılığı olmalı...

Doğu'nun uzak şehirlerinden omuzlarında silah gibi taşıdıkları tırpanlarıyla gelip , kollarının, nefeslerinin ve efendilerinin merhametinden başka hiçbir şeye sığınmayan işçilerin çoğu tanrının onlardan umudu kestiğine inanan gariplerdir.....

Çaresizlik en büyük celladımızdı bu hayatta...

İnsan, tanrının ütopyasıymış. Bu yüzden tanrı oan kendş nefesini vermiş. Hayır , asıl ütopyayı tanrı değil insan var etmiş. Yaratılmak insanın kararı değil , ama nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilirmiş. İnsanlığın anası olan ilk kadın bu yüzden yasak elmayı yemiş. Bu sayede düştüğü varlık alemi insanın ütopyasıymış.

Garip olan , hayat değil ölümdü ; doymayacağını bile bile önüne gelen her şeyi arzulardı..

Yokluğa yaklaşmadıkça , varlığın anlamına erişemeyiz...

Yavrularını arayan annenin tek gecesi , bir ömrün azabından daha uzundur....

Masumlar bazen günahkarların yükünü taşırdı....

Köydeki dünya ile şehirdeki dünyanın farkını yavaş yavaş öğrendi. Biri içe doğru , ötekiyse dışa doğru  genişlerdi..

Ardına bakmadan çekip gidenler , çocukluklarını  yüzüstü  bırakırlardı...

Herkesin kendine ait bir mutluluğu vardı köyde ,mutsuzluk sadece kente bağlananların ruhuna sinerdi. Acı ve hüzün başkaydı , onu bilirdik.

Fotoğrafçılar tanrıya özenerek insan sureti yaratır, ama onu kuru toprak gibi ruhsuz bırakır.

İnsan insanın en iyi sığınaydı.


05 Şubat 2016

İSTANBUL İSTANBUL - BURHAN SÖNMEZ












































































Burhan Sönmez benim için özel bir yazar. Varlığından uzun süredir haberim olan ilk kitabı Kuzeyle kendisini tanıyıp anlamaya başladığım ve saygı duyduğum Masumlarla geçmişimizde pek çok ortak nokta bulduğum  tanıştığımda ise bilgi birikimine doğallığına alçak gönüllülüğüne sıcaklığına  hayran kaldığım bir insan .

İstanbul İstanbul beni çok derinden etkiledi imza gününe gittiğimde kitabı henüz okumamıştım ve gelen çoğu insanın kitaptan çok etkilendim sözleri ile tam olarak neyi kastettiklerini anlamamıştım. Bir çok kitap okudum evet bir çoğundan etkilendim ama bu kitapta kalbim kahramanlarıyla birlikte attı acıyı onlarla bir hissettim onlar gibi soluğumu tuttum ve kitap bittiğinde hüzün tüm bedenimi ve ruhumu esir aldı. Kitap bittiğinde çala kalem yazdığım bir not :

Sanki içimdeki ne zaman oluştuğunu bilmediğim bazı kabuk tutmuş yaralar kanadı durmak bilmedi. Kitabı okuduktan sonra biliyorum bunlar körelmeye başlayan ve kendi hayatının etrafında pervane gibi döndüğünden göremediğim bilemediğim hayatların acısını ta içinde hissetmekti çok ağladım duygularım altüst oldu neden ağladığımı bilemedim insanlık ölüyor dedim insanlık....



'' Herkes İstanbul'un güzelliklerini anlatıyor  , kimse orada mutlu yaşamayı beceremiyordu. Belirsizlik , bencillik ve şiddet kentin güzelliğini örtüyordu. Kent , insanın dünyada aradığı güzelliğin ve bütünlüğün ifadesiydi. Tanrı çoktandır buna yetmiyordu.  İnsan kentte bir doğa örmeye gayret ediyor, o doğanın içinde kendini bulmak istiyordu . Tanrı da öyle yapmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı ? Kendi anlamını bulmak için yaratmamış mıydı yeri, göğü ve insanı ? Çağlar geçti . İşler değişti. Kaos , Tanrı' yı dışarıya itmeye başladı. Dışarı itilmesi için bir içe gerek varsa , insan farkında olmadan yeni bir zaman kuruyordu. Melankoli de orada doğuyordu. İnsanın değil yeni zamana uyamayan tanrı'nın melankolisiydi bu. Onun Babil Kulesi'nden beri korktuğu şey gerçekleşiyordu.''
 
''Denizlerin ötesindeki bir kabilenin insanları , düşman tarafından kaçırılıp da pazarlarda esir olarak satılmasın diye çocuklarının yüzünü yaralar , kendi çocuklarını çirkinleştirirlermiş. Çocuklar böylece özgür kalırmış. Onların dilinde çirkinlik ile özgürlük aynı anlamda kullanılır, güzellik ile esaret aynı sözcükle ifade edilirmiş. İstanbullular da kentlerini yitirme korkusuyla yaşıyor , onun güzelliğini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. yer üstünde ve yer altında acıya batıyor, kötülüğe sarılıyorlardı. Kenti çirkinleştirmeye özgürlük diyorlardı. Kötülüğün nihai amacının güzelliği parçalamak olduğunu görmüyorlardı. Ama İstanbul bunu seziyordu. İnsanların aptallığına karşı koyuyordu. Koca kent kendi başına direniyor , güzelliğini korumaya çalışıyordu.''

''Genç çocuklar bin bir hayal kuruyor ,okyanusun sisle kaplı sınırlarına yönelen gemiler gibi ileri atılıyor sonunda yelkenleri parçalanmış halde kıyıya vuruyorlardı. Bu kent ne zaman sevdi ki evlatlarını? Kime şefkat gösterdi ki? Böyle söylediğim bir gün oğlum , '' Baba '' demişti, '' bizim işimiz sevgi yaratmak değil , sevgiyi yaratmak. Bunun için çabalıyoruz.''

''İstanbullular, duvarlarına astıkları İstanbul tablolarını , her gün dolaştıkları sokaklardan  , yağmurlu çatılardan ve sahildeki çay bahçelerinden daha çok seviyorlardı. Rakı içiyor , efsane söylüyor, şiir okuyorlar, sonra duvarda asılı tablolara bakıp iç geçiriyorlardı. Başka bir kentte yaşadıklarını sanıyorlardı.''

''Bir kadının en büyük kötülüğü , daima sizden daha iyi olmasıdır.''

''Acı bedeni , korku ise ruhu esir alır ve insanlar bedenlerini kurtarmak için ruhlarını satarlar.''

''İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın , acıyı yaşadığı an zihni tutuluyordu. Acı nedeniyle zamanın akışı kesiliyor , gelecek duygusu yitiyordu. Gerçeklik yok oluyor , bütün evren, bedeninden ibaret hale geliyordu. Hep bu an kalacak , başka bir zamana geçilmeyecekti.... Ama neden şimdi , neden milyarlarca yıllık zaman içinde tam benim acı çektiğim zamandayız, diye düşünüyor, kendi kendime anlamsız sorular soruyordum.''

''İstanbul yeraltında yaşadığımız hücrelerle soluk alıyor , biz de göçüp gitmiş insanların kokusunu taşıyorduk. Zihnimizde eski kentlerin ve eski insanların kalıntısı vardı. Yükümüz ağırdı.Acı bu yüzden etimize şiddetle çarpıyordu.''

''İnsan iç geçirirken verdiği bir soluktan ibadettir.''

''Alay onun kutsal inancıdır kentte , kendisi gibi olmayanı küçümser.''

''Acının paylaşılmadığını aklınla bilmek başka , bedeninle öğrenmek başkaydı.''

''Bir kenti tanımak üç gün , bilmek ise üç kuşak alırmış. Tanımak ile bilmek arasındaki kalın surları aşmak zaman isterdi, anlık iş değildi.''

''Ayrılık , ümitlerin ötesinde bir şehirdir. Ne bir kuş , ne bir haber , ne de bir selam gelir.''


İyi Okumalar....




17 Kasım 2015

GEYİKLER VE LANETLER - MURATHAN MUNGAN

Zamanı bilinmez ama  göçerlikten  konarlığa geçiş , yeri bilinmez ama doğu kokar buram buram. 

Ne zamanı önemli ne yeri insanoğlunun zayıflığı , yeri gelip yıkıcılığı ve sonunda peşini bırakmayan lanetleri . 

Masal tadında tadı doğu gibi bol baharatlı bir tiyatro eseri  , Mahmud ile Yezida gibi uzun yıllar tadı  hep damağımda kalacak bir eser.




Doğuda bellekleri kaplayan kum fırtınalarında her şey unutulur , ve her şeye yeniden başlanır. İnsanlar ve olaylar hep aynıdır. Her şey zamana asılı kalır. İnsan bunu öldüğünde anlar. İlkin zevkleri,sonra tutkuları ,sonra umutları ve en son korkuları ölür insanın. O zaman bizde ölürüz . Öldüğümüzü anlamadan ölürüz .Yaşadığımızı da anlamamışızdır zaten. Usul usul ölürüz ; azar azar yaşar, usul usul ölürüz.


Neleri hatırlıyorsun şimdi etin zamanından daha uzun olan kemiğin zamanında?

Dağın başındaki bulut , ovanın düzünde yapışkan bir nem olur, ıslanır, bulaşır başkalarnın ellerine.

Erkekliğin gövdesine haram edilmiş rahmin derin boşluğunu istersin. Erkek dediğin yüreğinde taşırmış kendi rahmini.


Cudana - Babasızlığın asi etti seni 
Öksüzlüğün yılan kuyusuna çevirdi kalbini 
Yalnızlığın dolambaçlarında yalnızca fitneye çalışır oldu aklın
Ağzından çıkan her söz yüreğinin kiriyle islenir olmuş senin






26 Ekim 2015

HAVA KURŞUN GİBİ AĞIR - HIFZI TOPUZ

Nazım Hikmet'in Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali gibi yazarlara  yön verdiğini ve onların gelişmesine katkı sağladığını biliyor muydunuz ?

Nazım Hikmet'in İstanbul'dan Ankara'ya daha çocuk yaşta Milli Mücadeleye katılmak için gittiğini ve Atatürk'le tanıştığını biliyor muydunuz ?

Bolu'da öğretmenlik yaptığını, yıllarca hapis yattığını açlık grevine başladığını.

Vatan Haini olmadığını hatta ve hatta Vatanını her şey den üstün tuttuğunu Vatanının toprağına en fazlada insanına aşık olduğunu biliyor muydunuz ? Bedri Rahmi'nin Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor şiirini ona yazdığını ? Kübaya gidip Fidel Castro'ya Barış Ödülünü verdiğini ?


O sonuna kadar komünizme inanmış bir devrimci ve hiç bir zaman hiç kimseye boyun eğmemiş yolundan dönmemiş yaşam dolu aşk dolu bir şair yeri doldurulamaz büyük bir usta.


''Dövüşebilirim doğru bulduğum , haklı bulduğum , güzel bulduğum her şey için . Yaşım başım buna engel değil.''


''Tüm yaşamım boyunca komünizmin çabuk kurulacağına inanmıştım. Hatta bir yıl öncesine kadar. Ben yaşarken bunun gerçekleşeceğini düşünürdüm. Ama şimdi komünizmin gerçekleşmesi için belki de 100 yılın gerektiğini anlıyorum. Benim sözünü ettiğim süre yeni insanın, yani olağanüstü insanın oluşması için gerekli . Ben o insan öle seviyorum ki ! Biz insan bilincinin gelişme süresini çabuklaştırmak istiyorduk , olmuyor. Bir baba çocuğunun doğumunu ne kadar çabuklaştırmak isterse istesin dokuz ay beklemek zorundadır.Yoksa düşük olur.''