26 Mayıs 2011

BEYAZ GECELER

Rus yazarlar beni her zaman zorlar okurum bırakırım sonra tekrar alırım elime,  evirir çevirir bırakırım fakat şu sıralar Erdal ÖZ' ün Yaralısın kitabını okurken içime birden  Dostoyevski okuma isteği geldi hali hazırda yarım bırakılmış bir Suç ve Ceza kitabı var fakat bana kısa etkileyici bir şey lazımdı. Beyaz Geceler tamda böle bir hikaye Sevgili Thalassapolis'inde bence oku demesiyle başladım okumaya.

28 yaşındaki kahramanımız Petersburg' da kendi başına bir çatı katında yaşar ( Suç ve Cezadaki Raskolnikov gibi). Hayal dünyasında yaşayan kahramanımızın en iyi arkadaşı Petersburgdaki evlerdir onlarla hergün  selamlaşıp  konuşur . Her gün aynı yüzleri görmek hoşuna gider onlarla bir bağ kurar ve yaz gelip  insanların yazlıklarına gitmesiyle de kendini terk edilmiş hisseder. İşte böyle günlerin birinde 4 gecelik bir değişiklik başlar onun için köprüde ağlarken gördüğü Nastenkayla arkadaş olur hayatında ilk defa bir bayanla bu kadar yakın olan kahramanımız 4 gece boyunca onunla buluşup konuşur ona hikayesini anlatır Nastenkanın hikayesinide dinler, daha önceden hiç aşk yaşamayan ve hep hayallerinde yaşattığı sevgilileri ile mutlu olup hüzünlenen kahramanımız şimdi Nastenkaya aşıktır .

60 sayfalık kısacık bir öykü ama insanı sarsan  bir son ve çok etkileyici bir aşk var bu hikayede . Sadece 2 saate yakın bir süre gerçek aşkı yaşan kahramanımızın bu anları anlatışı çok etkiledi beni.

''Ama ne konuşacağımızı bilemiyorduk. Gülüyor ,hıçkırıyor, ipe sapa gelmez bir sürü söz ediyorduk .Yaya kaldırımlarından yürürken geri dönüyor , karşıya geçiyor ,sonra durarak yeniden rıhtıma dönüyorduk .Çocuklaşmıştık sanki''...

''Konuşmamız arasında kendimizden geçmiş gibiydik. Bazen yürürken duruyor ,orda uzun uzun konuşuyorduk .Sonra gene yürümeye devam ediyor, epey uzağa gidiyor ,kahkahalara gözyaşımızı katıyorduk ...Arada bir Nastenka eve gitmek zamanı geldiğini söylüyor, alıkoymaktan çekindiğim için ,onu eve kadar götürmek üzere o yola dönüyordum. Ama bir çeyrek sonra gene rıhtımda ,sıranın önünde olduğumuzu görüyorduk .Bazen Nastenka iç çekiyor ,gözleri nemleniyordu .Ozaman bana bir ürkeklik geliyor ,buz kesiliyordum .Ama o hemen elime yapışıyor ,beni sürüklemeye başlıyor ; gene gevezelik ederek, konuşarak dolaşmaya koyuluyorduk''.

Bu güne kadar okuduğum en etkileyici aşk hikayesi Beyaz Geceler oldu 2 sayfaya sığan müthiş bir aşk.


''Sınırsız sandığımız hayalde yoksulluk, tekdüzelik var. Önüne çıkan ilk gölgenin ,bir düşüncenin ,güneşi karartan  ilk bulutun tutsağıdır o .Hayal dünyası incinir ,yorulur da.... Sonsuz dedikleri hayal sürekli bir gerginlik içinde bulunmaktan tükeniyor . Çünkü zaman geçip insan olgunlaştıkça , eski ülkülerin yerine yenilerini koyamayınca yıkıntılar arasında yeni bir şeyler bulup çıkarma zorunluluğu oluyor. O zaman hayalci ,tıpkı ateş yakmak isteyince ,sönmüş külleri karıştırarak köz aradığımız gibi ,vaktiyle kalbini duygulandırıp gözlerini yaşartan eski hayallerini canlandırmaya çalışıyor.''

''Sevinç ve mutluluk insanı ne kadar güzelleştiriyor!.. Kalp sevgiyle taşarken içtekini başkasının  kalbine dökmek ,çevrede herşeyin neşelendiğini ,gülüp söylendiğini görmek istiyor .Dün gözlerinde bana sonsuz şefkat ve iyilik vardı. Bana sokuluyor ,sözlerimin içine bakıyor ,kalbime giriyordu sanki!..Mutlu olmanın verdiği işvebazlık ..Oysaki ben ..Bütün bunlara inanıyordum .Sanıyordum ki, o da........''

Kitaptaki diğer bir hikaye ise Başkasının Karısı .İvan Andreyiç karısını çok kıskanan ve onun kendisini aldattığını düşünen bir eştir. Bir gün karısını takip eder ve bir apartmana gelir burda apartman önünde bekleyen  genç bir adamdan şüphelenir ve onunla konuşmaya başlar o kişide sevgilisini takip etmektedir fakat İvan Andreyiç sonradan yardım istediği bu genç adama bir arkadaşının karısını takip ettiğini söyler yani güya başkasının karısını takip etmek için oradadır hikaye trajikomik bir şekilde devam eder. 

Hikayenin ikinci bölümünde ise kıskançlık krizlerindeki İvan Andreyiç bu sefer karısını takip edeyim derken yanlışlıkla başka bir eve girer , yatak odasına dalan İvan o anda odada yalnız bulunan kadının kocasının eve gelmesiyle yatağın altına saklanır ne tesadüftür ki yatağın altında kendisi gibi sevgilisini takip eden bir başka genç adam vardır ve oda kendisinin gelmesiyle yatağın altına saklanmıştır. Dediğim gibi trajikomik bir hikaye yazarımız hikayeyi şu sözlerle bitirir.

''Kahramanımızı başka sefere kadar burada bırakalım. Çünkü bundan sonra bambaşka ,yeni bir olay başlıyor. Belki başka bir gün adamcağızın başına gelen bütün felaketleri ve kader sillelerini anlatmak fırsatı buluruz .Ama siz de kabul edin ki ,kıskançlık affedilmez bir tutku ,hatta belaların büyüğüdür''.


23 Mayıs 2011

İZMİR'DE BİR ANKARA'LI


Blog yazmamın asıl amacı okuduğum kitapları kendi anlayacağım ya da unutmayacağım şekilde yazmak ayrıca kitap bloglarını takip etmek çok hoşuma gidiyor onlar sayesinde okuma hevesim artıyor.

Ben İzmir'de yaşayan bir  Ankara'lıyım neden bu şekilde söyledim çünkü İzmir'li olmak veya  Ankara'lı olmak bir yaşam tarzı hayata bakış açısı .Biz Ankara'lılar soğuk ve mesafeli  kimseleriz en azından ben öyleyim.  Ama İzmir'de yaşam senin bu şekilde durabilmene müsaade etmiyor ya da İzmir'liler seni kendilerine benzetiyorlar kötü birşey mi tabiki hayır ama ben de onlara uyacak enerji yok sanırım :)

Her anını değerlendiren hep sosyal olan, çiçeği bahçesi denizi balığı rakısı sonsuz neşeleri ve kahkahaları ile hiç durmayan bir hayat var burada , komşuluk çok önemli  konuşmak selam vermek hal hatır sormak en güzel erdem , bazen ayaküstü sohbetlerden yorulsada insan alışıyor bir müddet sonra.
Ankaramın o  yorgun düşünen insanına karşın burada  son derece neşeli hayattan zevk alan insanlar var ama ben her zaman İzmir'de yaşayan bir Ankaralı olarak kalacağım.

Bu aralar Dostoyevski den Beyaz Geceleri okuyorum hatta Beyaz Geceler bitti fakat kitapta bulunan diğer hikaye Başkasının Karısını okuyorum çok az kaldı bitmek üzere.


Rakı içmeye çalışan bir ben.



Yeni başlayan çiçek sevgim.




          Ve yeni başlayan bahçe sevdam.



18 Mayıs 2011

KAYIP NİŞANLI VE AMELİE

Kayıp Nişanlı 2004 yılı ABD ve Fransız yapımı bir film.Yönetmeni Jean Pierre Jeunet ayrıca kendisi Amelie ninde yönetmenidir.  Bu filmi 3 yada 4 kez  ve her seferinde severek ve  duygulanarak izledim .

 I. Dünya savaşında Mathilde nişanlısı Manech'i cepheye yolcu eder. Cephede nişanlısına biran önce dönmek için kendini bilerek yaralayan 5 askerden biri olan Manech idama mahkum edilir. İdam cezası olarak onu ve 5 askeri Fransa ve Alman savaşının en şiddetli yaşandığı  cephe  arasındaki ölü alana Alman askerleri oyalamak için terk ederler. Savaş sonrası ise Mathilde nişanlısının öldüğü haberi gelir umudunu hiç kaybetmeyen Mathilde   nişanlısının ölmediğine inanır ve onunla birlikte cepheye terk edilen 5 askerin ve kayıp nişanlısının peşine düşer.

Adım adım olayları takip eden Mathilde' nin umutlarının tükendiği anda Manech' e olan  sevgisi ve aşkı ile olaylar  beklenmedik şaşırtıcı bir sona ulaşır. Ölseydi hissederdim diyen Mathilde yılmadan sevgilisinin peşinde gider.

Mathilde rolünde Audrey Tautou oynuyor  zaten kendiside Fransız olan Audrey bu filminde ve Amelie filmindede çok başarılı  ben oyunculuğunu çok beğeniyorum rolünede çok güzel yakışmış filmin IMBD puanı 7.8  başka sözede gerek yok zaten..  

   
Yukarıda bahsettiğim gibi buda Jean Pierre Jeunet in yönettiği 2001 Alman Fransız yapımı bir film. Yönetmenin iki filmindede ortak bir özellik var filmde konu geçen karakterlerin hikayelerini seslendiren bir anlatıcı mevcut bu da bence filmlere mistik ve sevimli bir hava veriyor.

Amelie çocukken annesinin ölümü ve babasınının kendisine mesafeli yaklaşımı ile değişik bir çocukluk geçirir. Kalbi rahatsız olduğu gerekçesi ile okula gönderilmez ve Amelie kendi dünyasında kapalı bir çocuk olarak yetişir. Büyüdüğünde babasının yanından ayrılıp Pariste garsonluk yapmaya başlar çocuklukta olduğu gibi bu dönemlerdede Amelie nin tek düze bir hayatı çekingen ve saf bir karakteri vardır. Kendi dünyasında etrafındakileri oyunlar oynayarak  mutlu etmeye çalışan Amelie bir gün kaldığı evde bulduğu bir kutuyu sahibine ulaştırmaya çalışırken kendide birden aşkı bulur . Aşkını da yine diğer insanları mutlu ederken yaptığı gibi oyunlar üzerinden  itiraf etmeye çalışır böylece sevimli ve güzel film çıkar ortaya müzikler ve görsellik çok güzel filmin IMDB puanıda  8.6 . Biraz eski tarihli bi film ama piyasadaki çoğu filmden katkat güzel uzun lafın kısası bence izlenmeli...

15 Mayıs 2011

ÇÖKÜŞ VE AŞK TESADÜFLERİ SEVER


Hitlerin son günlerini anlatan bir film Göküş . Kızıl Ordunun Berlini işgali sırasında Hitler sığınakta generalleri ve yakınlarıyla mahsur kalır .Savaşı sığınaktan yöneten aslında yönettiğini sanan Hitler yenilgiyi kabul etmez ve hayali askerlerle savaşın kazanılacağını düşünür .Savaş öğeleri içersede filmde asıl tema Hitlerin bozulan psikolojisi , savaşın kazanılacağını inancı dışarıda halkının öldürülmesinden önemlidir. Hitler yenilgiyi  kabullenmesiylede intihara karar verir Almanların ölüsünü bir müzede sergileyeceğini düşünen Hitler kendini ve sevdiği kadını vurur ve cesetlerini yaktırır. Dram sahneleri çok etkileyici çoğu general ve asker teslim olmamak için intihar eder Hitlerin yardımcısı ve  karısı 5 çocuğunuda önce uyku ilacı içirip zehirler daha sonrada intihar edip cesetlerini yaktırırlar. Oyuncu seçimi ve oyunculuk  çok başarılı savaşın caresizliğini her karakterin yüzünde gördüm vermek istenen mesajı çok güzel anlatan bir film benim gibi film konusunda çok seçici olan ve savaş filmi sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.





Ben henüz dün izleyebildim bu filmi sinemada film izlemeyi sevmem zaten her filmide izlemeye değer bulmam film konusunda çok seçiciyimdir vizyona giren filmlerin üzerinden yıllar geçmesi lazım benim izlemem için . Bu filmi ise sevdiğim bir kaç sanatçının ağzından övgü dolu sözlerle duyunca Sunay Akın mesela izlemem gerektiğini düşündüm film internete düşeli bir kaç gün oldu tabi bende işi gücü bırakıp izledim.

Filme gelirsek duygusal bir günde izlememden dolayı kendimi fazla üzmemek için filme kaptırmadım kendimi zira ağlamaktan yada kendimi sıkmaktan başımın ağrıyacağını çok iyi biliyodum. Nitekim bolbol ağladım ama tahmin edilenin aksine aşk sahnelerine değil dede ve baba olguları içinde ağladım benim hassas konularım bu çünkü. Filmi çok beğendim oyuncu seçimi ve oyunculuk çok iyi özellikle Mehmet Günsür rolünü çok güzel yansıttı insanın içini titreten bir enerji vermiş rolüne uzun zamandır güzel bir Türk filmi seyretmemiştim taaa Babam ve Oğlumdan bu yana ..

11 Mayıs 2011

KILIÇ YARASI GİBİ

19. yüzyıl sonları tabiki İstanbulda ve Şeyh Yusuf Efendinin düğünü ile başlar roman. Bu zaman dilimi ve İstanbuldan gidiyorum bu aralar  ama bu kitabı diğerlerinden ayıran özellik aşk daha doğrusu kadınlar . Şeyh Yusuf Efendi ile evlenen güzeller güzeli Mehpare Hanım ile onun Şeyh den sonraki eşi olacak olan Hikmet Beyin annesi her göreni kendine aşık eden Pariste yaşıyan Mihrişah Sultanın güzellikleri ana konular . İki kadının güzelliklerini kimse kıyaslayamaz çünkü kıyaslanacaklarını bildiklerinden asla birlikte yanyana gelmezler. .

Abdülhamit dönemi , padişah baskısı altında korku dolu bir halk , padişah kadar güçlü olan şeyhler , ülkenin gidişatı ve padişahtan memnun olmayan genç subayların Selanikte teşkilatlanması ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşu  , Bulgar ayaklanması , Şeyhin Allaha ve Mehpare hanıma olan aşkı ,  Mehpare Hanımının zevke olan  aşkı ,Mihrişah Sultanın kendi bedenine aşkı , Hikmet Beyin Mehpare Hanıma aşkı kitapta tarih ile yoğrularak anlatılıyor.Açıkcası tarihi zemin üzerine kurulu çok güzel bir kitap Kılıç Yarası Gibi.

Ahmet Altan sevdiğim yazarlardan biri olmasada böylesine güzel bir kitap yazdığı için edebiyata olan sevgimden dolayı kitabı kesinlikle tavsiye ederim yaklaşık 15 yıl önce okuduğum bu kitabı tekrar büyük bir zevkle okudum ayrıca kitap 1999 Yunus Nadi Roman Ödülüne sahip.

''Felsefe ,mükemmelin sırrını arar ve bulamaz. Bulamayacaklarını bilmenin öfkesi ve kalenderliği vardır bütün filozoflarda; olmayan bir şeyi aramanın şehvetini yaşar onlar. Felsefenin şehvetli çekiciliği olmayanı aramasındandır. Binlerce yıl aradılar ,ölümün kapılarına gelip durdular, eğer öbür dünya olsaydı mutlu filozoflara orada rastlayacaktık: aradıklarını buldukları için mutlu ve can sıkıcı olacaklardı ;ozaman onları dinlemeyecek, okumayacak, aşağılayacak ve sıkılacaktık. Bulamadıkları için şimdi yüceltiyoruz onları; mükemmeli bulamamaları bizi kutsuyor , yüceltiyor çünkü. Kendi eksikliğimize uyuyor hayatın eksikliği''.

''Anadolu hep öyledir oğlum,orası bu memleketin mezarlığıdır, bu vatanın çocuklarını alır başka diyarlarda öldürtür sonra Anadolu'ya gömüveririz, sonrada üstünü örtüp unuturuz''...

''Dünya bir imtihan yeridir Ragıp Bey,zamanla sen sınıfları geçtikçe ,imtihan da zorlaşır; çektiğin acı ,gördüğün dert artar ; kaç kişi bu dünyada bütün imtihanları geçip okulu bitirebilir ki..Kuldan sakladığını Allahtan saklayabilirmisin,o her şeyi görür, o hep bizimle beraberdir, çırılçıplak durur ruhumuz karşısında , bu bize güven verir ama ... Bazen insan Allahtan bile saklanmak ister ..Bunun günah olduğunu bile bile ..İşte imtihanı böyle zamanlarda kaybederiz''...

''Hakiki aşk kılıç yarası gibidir kapansada izi mutlaka kalır''..

İyi Okumalar....

20 Nisan 2011

KATRE-İ MATEM

Sevgili Okumalarımız Daim Olsun un yaptığı  5 Kişiye 5 Kitap Kampanyası ndan bana hediye edilen kitap Katre i Matem(Matem Damlası). Kendisine bi kez daha teşekkür ediyorum. Kitabı seçerken yazar ve kitap hakkında pek bir bilgiye sahip değildim.Konu olarak yazarımızın  müzayededen aldığı bir elyazmasının sonundaki öykü ele alınmış  bu öyküde III. Ahmet döneminde işlenen bir cinayete 66 soruda cevap aranır.

1700 lü yılların başı III.Ahmet dönemi lale devri .Şahin çok sevdiği Nakşıgül ile evlenmiştir gerdek gecesi öpmeye koklamaya doyamadığı Nakşıgül sabah uyandığında yanında paramparça bir halde ölü olarak yatmaktaydı. Cinayet zanlısı olarak tutuklanan Şahinin olayla ilgili en ufak bilgisi yoktur ama bir şekilde Nakşıgülün neden öldürüldüğünü öğrenmek için and içer. Yeniçerilerinin elinden kurtulan Şahin İstanbul sokaklarında  izini kaybettirir Külhanlara sığınıp dilencilik yapar, Beşiktaş  Mevlevihanesinde Canlara karışır bu sırada kılık değiştirir ve cinayetin izini sürer.

Şahin bu sürede bir çok tehlike atlatır acaba kendisini tehlikeden koruyan birşeyler mi vardı? Şahin annesi tarafından yetiştirilmiş babasını hiç bilmemiştir . Şahini tehlikelerden koruyan güç ise Şahinin gerçek kimliğidir Şahin Sultan III.Ahmet'in abisi ve kendinden önceki padişah Sultan II.Mustafa nın cariyesi Itır Banu dan olma Şehzade Ahmet tir .Annesi can güvenliği için bunu gizlemiştir II.Mustafa ise bir çocuğu olacağını bilmeden vefat etmiştir.

Bir taraftan öldürülmek istenen ve bir taraftan korunan Şahin in hikayesi gerçekten çok sürükleyici kitabı okumadan evvel isminden de kaynaklanan bir endişem vardı bazı yorumlarda da yazarın dilnin ağır olduğu söylenmiş bence bu kitap Puslu Kıtalar Atlasından çok çok daha hafif bir dile sahip. Yazar zaten bir röportajında kitapla ilgili günümüz gençleri benim konuşma dilimi bile anlamadıklarını söylüyorlar bu yüzden dilimi sade tuttum demiş.

Kitap ta geçen kurgu lale dönemi ne ait lale nin tarihçesi laleye düşkünlüğün sebebi de anlatılıyor kitapta ayrıca bir tarafta zevk ve sefa içinde yaşıyan saray insanları ile yoksul halkın çatışması olan Patrona Halil İsyanının nasıl başladığı nasıl geliştiği de işleniyor tarihe farklı bir pencereden baktırdığı için ben kitabı çok sevdim. Aşk ,polisiye ,tarih öğelerini içeren harika bir kitap bir çok cümlenin altını çizdim kitapla ilgili anlatılacak çok şey var ama bu kadar yeterli sanırım ayrıca Puslu Kıtalar Atlasında olduğu gibi ilginç karakter isimleri mevcut :Kara Şahin, Hörukız, Topaç Yeye, Hafız Çelebi, Bican Efendi ,Cüce Çaker ve yine simya,büyü,cin temalarıda bu kitapta sıkca kullanılıyor.

''Aklı yönlendiren bir olumlu , bir de olumsuz müteharrik vardır: Gönül ve nefs. Aklımız gönlümüzün önüne düşünce insan kendi yaratılışına uygun şeyler üretir; nefsin önüne düşünce sapkınlık başlar. Bu dengeyi kurma noktasında insana irade gücü verilmiştir''. Bu söylediğinizde bir çelişki yokmu azizim? Gönlünü aklının önüne geçirmiş adamları deli diye tedavi eden ve bimarhaneye kapatan sensin çünkü.
Doğru üstadım! Hepsi gönüllerini akıllarından önce önemsemişler .Lakin bunlar önemseyişte israf etmişler dengeyi kaçırmışlar.........Bu yüzden dizginlerini gönlüne verip de menzil almaya çalışanlar hep doludizgin giderler ve nihayetinde aklın sınırlarından kurtulurlar.......Onlar akıldan sıyrılınca Allah'ın da onlardan sorumluluğu kalkar.

''Aşk ki ancak sır olurak kalırsa kalpte çoğalır''

İyi Okumalar...

08 Nisan 2011

GÖKTEN 3 ELMA DÜŞTÜ


Film  Bursa İpek Yolu Film Festivali'nde ''En İyi Film'' ve ''En İyi Senaryo'' ödülünü kazanmış ve senaryosunu Raşit Çelikezer yazmış yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi  .

Film karakterlerinin hepsinin hayatları bir şekilde bir yerde kesişir. Afişte görünen karakterler ise asıl kahramanlardır. Recep(Köksal Engür) emekli bir askerdir , Nilgün (Bennu Yıldırımlar) ise Recep in üst komşusu üniversite mezunu farklı bir hayat kadınıdır. Ali (İsmail Hacıoğlu) ise Recep'in yıllardır konuşmadığı kızından olma torunu olduğunu iddia ederek İstanbula gelir ve dedesinin evinde kalmaya başlar. Bu 3 kişinin hayatı Recep ve Nilgünün yaşadığı apartmanda kesişir Recep Bey ilk başlarda Nilgün'ün hayat tarzına çok karşı olsada ona karşı acıma duygusu ve Nilgün ün kırılganlığı karşısında ona sahip çıkar . Recep Beyin küs kızına olan kızgınlığı na karşın torununu ilk başlarda istemesede sonradan onu evine alır sert görüntüsünün altında aslında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğu bu sahnelerde ortaya çıkar. Ali ise bir hırsızdır amacı yurtdışına gitmektir başı belaya düşünce en son Recep Beyin evde tuttuğu yüklü müktar parayı almak zorunda kalır. Bu olayların yaşandığı gece Nilgün , Recep ve Ali bir suça ortak olurlar .

Köksal Engür ve Bennu Yıldırımların oyunculuğunu çok beğendim özellikle  Bennu Yıldırımlar çok güzel bir oyunculuk sergilemiş cüretkar sahneleri çok başarılı ve basitleşmeden oynamış . Köksal Engür rolü gereği işinin onda vermiş olduğu ciddiyet ve disiplinin altında ne kadar ince ve sevgi dolu bir karaktere sahip olduğunu çok güzel yansıtmış . Film ayrıca aile ilişkileri ve aldatmalar üzerinde notlar içeriyor .Bu aralar Türk Edebiyatı ve Türk Sinemasından gidiyorum sanırım şu sıralar en iyide bunlar gidiyor.Ayrıca film müzikleri harika Tamer Çıray'a ait  , filmi beğenim benim için orta derecede hoş bir seyreti oldu ayrıca oyunculuklarda çok iyi.


07 Nisan 2011

PUSLU KITALAR ATLASI

M.S 1681 Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kentte ve galata kulesinin hikayesi ile başlar kitap . Bizi Konstantiniye sokaklarına, çingeneler arasına, lağım kazmak için toprak altına  ,çok  uzak diyarlarda kah uyuyan kah hiç uyuyamayan insanların hikayelerine götürür yazar.  Benim zihnimde hep puslu , yağmurlu gökyüzüsü  ile her mezhepten  insanın yaşadığı  dar sokaklarında fenerle gezilen ve  her karakteri uzak diyarlardan hikayeleri ile birlikte Konstantiniye ye getiren mistik , fantastik bir kitap olarak kalıcak Puslu Kıtalar Atlası.

Yazar  lisans,doktora ve master eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe  bölümünde almış .Zaten müthiş tarihi bir zemine kurulmuş ve felsefe ile zenginleşttirilmiş harika bir kurgu var kitapta .Büyücülük, el kimya, varoluş, boşluk, düş ve rüya kavramları hikayelerde sürekli geçen ana konular . Diğer dikkat çekici konu ise karakterlerin isimleri Bünyamin, Uzun İhsan Efendi, Gazanfer, Ebrehe, Alibaz, Arap İhsan Efendi ,Kubelik ve bol bol lakap kullanılmış yazar.

Anar felsefi bilgisini romanda sıksık kullanıyor örneğin baş kahramanlardan biri olan Uzun İhsan Efendinin bahsettiği Rendekar René Descartes dir ve onun ''Düşünüyorum o halde varım. '' sözüne paralel olarak Uzun İhsan Efendide  '' Düşündüğüm için ben var değilim , sizler varsınız .Sizler benim zihnimdeki düşüncelerde ibaretsiniz'' der.

Kitabın dili ağır gibi görünsede bir çok eski sözcük içersede hikaye akıp giderken  kelimeler anlamlarını kendiliğinden buluveriyor. Roman kesinlikle Türk Edebiyatına farklı bir soluk getirmiş ve çok başarılı bir eser. Hatta okuduktan sonra o dönem tarihine acayip bir merak uyandırıyor insanda ve sıksık kitabı ve kahramanları düşünürken buluyorsunuz kendinizi kesinlikle okunması gereken bir eser.

İyi Okumalar....

28 Mart 2011

ANADOLUNUN KAYIP ŞARKILARI




Yönetmen Nezih Ünen' in amacı 2002 yılında tüm ülkeyi dolaşarak anadoluda modernize edebileceği türküler bulmaktı. Çıktığı yolculuk sonunda kendisinide şaşırtan bi zenginlikle karşılaşmasından dolayı yönetmen 2005 yılında daha geniş bir kadroyla tekrar anadolu yollarına düşer.

Ben filmi izlerken mest oldum , heycanlandım  , gururlandım , hüzünlendim ve içimden tüm anadoluyu gezmek geldi hatta bunu şimdiye karar yapamamanın hüznü doldu içime.Film dediysem senaryo falan yok anadolu halkı söylüyor ve oynuyor herşey orjinal bozulmamış bu kültür zenginliği bizden başka hangi ülkede var merak ediyorum. Bu topraklar üzerinde devlet isimleri değişsede kültürler  hep aynı kalır.

Filmdeki bazı anlatıcılardan alıntılar.

''Yüzyılların verdiği  erezyonla kültürler aşınmış ortada pek bişey kalmamış , ama insanların dillerinde türkülerinde manilerinde masallarında bunlar yaşıyor evler çürümüş kaleler yıkılmış ama insanlar yıkılmamış , insanlar kendi kültürlerini dillerini dilden dile aktarmışlar.''

''Gel ne olursan ol yinede gel. İster kafir ol ister ateşe tap , ister puta. Nasılsan öle gel. Bu dergah umut dergahı umutsuzluk değil . Kim olursan ol öle gel. '' Nerelisin '' diye sordum ona şakacı bir gülüşle dediki bana ''Benim Yarım Türkistanlı Yarım Ferganalı Yarım Sudan Topraktan , Yarım Candan Gönülden , Yarım Deniz Yarım Baştan Başa İnci '' . ''Arkadaş olalım ozaman Yabancı değil akrabayız'' dedim. Gülümseyerek dediki '' Ben Akrabamla Yabancıyı .Tanıdıkla tanımadığımı ayırt etmiyorum''. Sen bensin, bende senim işte .Öyleyse bu kavga niye ?



26 Mart 2011

CEVDET BEY VE OĞULLARI

Daha önce bir kaç Orhan Pamuk kitabı okuma denemem olmuş ama hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. O zamanlar Orhan Pamuk'un dilini beğenmediğimi hatırlıyorum ayrıca onun abartılmış  bir yazar olduğunu düşünmüştüm ama geçen zaman içinde Orhan Pamuk kitapları okumama eksikliğini kendimde hissetmedim de değil bu eksikliği gidermek için yazarın benim için doğru olan kitabını araştırdım ve bunun  Cevdet Bey ve Oğulları olduğuna karar verdim.

Kitabı okurken  Orhan Pamuk okumak için belli bir olgunluğa erişmenin gerektiğine karar verdim bunun nedenlerini ise kitap hakkında vereceğim kısa bilgilerden sonra sıralamak istiyorum. Kitap yazarın ilk kitabı   23 yaşında yazmış  bu kitapla Orhan Kemal Roman Armağanı ve Milliyet Yayınları Roman Armağanını almış.

Kitap 3 bölümden oluşuyor ilk bölümde Cevdet Bey in bir günü anlatılır.

Cevdet Bey ticaretle uğraşan Müslüman bir tüccardır. Osmanlının son dönemlerinde İstanbul' da ticaret  hayatı içinde kendini çok yalnız hisseder çünkü kendisinden başka Müslüman tüccar yoktur hepsi Yahudi ve Rum dur. Cevdet bey bunu kendince Müslümanların ticarete cesaret edemediği yönünde yorumlamaktadır bu düşünceler içindeki Cevdet Beyin gelecekle ilgili tek hayali mutlu bir aileye sahip olmaktır bu yüzden Nişantaşın'da bir konak beğenir ve onu satın alır tek istediği bu evde kalabalık ve mutlu bir aileye sahip olmaktır. Cevdet Bey bu aileye kavuşacağına o kadar emindir ki yazıhanesinin  adını Cevdet Bey ve Oğulları olarak koyar. Cevdet Bey Şükrü Paşanın kızı Nigan Hanım ile nişanlıdır ama onu sadece  2 kez görmüştür ve bu yüzden onu hayallerindeki mutlu aile tablosuna yerleştirmekte hep zorlanır. Bu gelişmeler içerisinde Cevdet  Beyin çocukluğunda onu hep etkileyen ve örseleyen abisi Nusret  Beyoğlun' da bir pansiyonda hasta yatmaktadır jöntürk düşüncesine sahip Nusret'in kardeşinden son isteği oğlu Ziyayı Cevdet'in yetiştirmesidir.

İkinci bölüm bir tren vagonunda başlar Londrada inşaat mühendisliği okuyan Ömer yurda döner. Ömer Cevdet Beyin küçük oğlu Refik'in arkadaşıdır aradan 30 yıl geçmiştir ve Cevdet Bey istediği mutlu aileye sahiptir. Cevdet Bey karısı Nigan Hanım büyük oğlulları Osman karısı Nermin çocukları Cemil ve Lale , küçük oğulları Refik ve karısı Perihan , en küçük çocukları Ayşe  nişantaşında yıllar önce Cevdet Bey'in hayalini kurduğu evde yaşamaktadırlar.

Bu bölümde ilk dikkatimi çeken  kendi hikayelerini kendi ağızlarından anlatan karakterlerin sığ hayatları oldu zaten yazarın vermek istediğininde bu olduğunu düşünüyorum. Osmanlı devrilmiştir yeni bir Türkiye vardır ortada Cevdet Bey yaşlanmıştır çocuklarının özellikle Osman'ın istediği üzerine artık işyerine gitmemektedir. Osman Galatasaray mezunudur , babasının yolunda giden ve  ilerleyen bölümlerde bir metresi olduğunu öğrendiğimiz sığ bir karakterdir. Kitap ilerledikçe yazarın kendi hayatından en çok şey kattığı karakterin Refik olduğuna inandım zira Refik ve arkadaşları Ömer ile Muhittin ikinci bölümde büyük bir yer kaplıyorlar . Muhittin mühendislikten arta kalan zamanlarda şiir yazan 30 yaşına gelmeden iyi bir şair olmazsa kendini öldüreceğini söyleyen karakterlerden birisidir. Ömer Londra'da inşaat mühendisliği eğitimi aldıktan sonra İstanbula bir Fatih olacağım düşüncesiyle gelen herşeyden çok kendi zekasına önem veren kendini herşeyden üstün gören biridir. Refik abisi ile birlikte yazıhaneye gidip gelsede yaşamak istediği hayatın bu olmadığını düşünmektedir hep okuduğu kitaplardan etkilenip vatan ve halk için birşeyler yapması gerektiğini düşünmektedir.

Kitap öncedende bahsettiğim gibi Nişantaşı , paşa çocukları, zengin tüccar aileler  çevresinde döndüğü için genel olarak memleketin halinden bir  memnuniyetsizlik söz konusudur ve en basit olarak Nigan hanım sıksık aradığı perdelik kumaşları bulamadığını hatta Türkiyede hiçbirşeyin bulunmadığından şikayetçidir. Muhittin'in şiiri kitabı yayınlansada hiç ses getirmez bir gün meyhanede tanıştığı bir öğretmenin etkisiyle türklük akımına kaptırır kendini aslında bu akımada inanmaz ama hiçbirşeye inanmadığı için türklük akımını bir sığınak olarak görür .Ömer nişanlanır ve para kazanmak üzere Kemah 'a tren yolu yapımına gider bu sırada Cevdet bey vefat eder Refik 'in eşi Perihan bir kız çocuğu dünyaya getirir adını Melek koyarlar Nigan Hanım Cevdet Beyin gidişine katlanabileyim diye Melek geldi der hep yıllarca. Refik'in  içindeki fırtınalar bi türlü dinmez ve birgün evden ayrılır giderken Kemaha Ömerin yanına gideceğini söyler. Ömerin yanına giden Refik aylarca orda kalır ve köy kalınması ile ilgili bir kitap yazar ülkede ki köylü halkın nasıl kalkınması gerektiği ile ilgili tezleri vardır yalnız Kemah dönüşü gittiği Ankarada Ömerin kayınpederi milletvekili Muhtar Beyin yardımlarına ragmen kimse ilgilenmez Ömerin bu yazıları ile sadece Tarım Bakanlığı tarafından kitap haline getirilip basılır. Refik'in içindeki fırtınalar dinmesede ailesinin yanına İstanbula döner. Ömer kendi zekasına düşkünlüğü ve çevresindeki herşeyi bayağı bulması nedeniyle nişanlısı Nazlı ile yollarını ayırır ve Kemah' a gidip orada bir köşk ve tarlalar alıp çiftçilik yapar . Cevdet Beyin abisi Nusretin ölürken Cevdet Beye emanet ettiği Ziya askeri liseye gideceğini söylerek yıllar önce evden ayrılmıştır Cevdet Bey de onun için yatılı okumanın en iyisi olduğu söylemiş ve bu düşüncesinde onu desteklemiştir yıllar yılı Ziya amcası Cevdet Beyi ve daha sonralar kuzeni Osmanı kendine düşen hakkı almak için sıksık rahatsız etmiştir. İçindeki bunalımları yenemeyen Refik en iyisi nişantaşındaki bu kalabalık evden ayrılıp bir apartman dairesine taşınmak olduğuna karar verir Perihan da bu düşünceyi destekler ayrıca Perihan Refik'in Kemahta olduğu bir dönemde yolda yengesi Nermini başka bir adam ile kolkola görmüş bundan sadece Refik' e söz etmiştir. Refikte abisinin başka bir kadınla ilişkisi olduğunu bilmektedir bunları bilipte herikiside kimseye bişey söyleyemedikleri için nişantaşı ve bu evden biran önce uzaklaşmak isterler. Osman ise annesini evi bir apartmana çevirme fikrine ikna etmeye çalışır fakat Nigan Hanım kendisi ölene kadar bu eve dokunulmayacağını söyler ve bunlardan hep erken gidişi nedeniyle Cevdet Beyi suçlar. Refik Cihangirde bir apartman katı tutar apartman hayatında en çok komşu hayatlarını merak eder evde ne konuşulduğu duymak ister ama duysada bişey anlayamaz zira komşuları hep Rumdur. Perihan ikinci çocuğuna hamiledir bu sırada Cevdet Beyin arkadaşı Fuat Beyin oğlu ile Ayşe nişanlanır. Ayşe yurtdışına gidip geldikten sonra çok değişmiştir önceleri piyano kursuna gider ve orada bir öğretmen çocuğa aşıktır ailesinin karşı gelmesi üzerine yurtdışına gönderilir döndüğünde ise bambaşka biri olmuştur oda Türkiyeyi beğenmez yurtdışını anlata anlata bitiremez. Annesinin daha önceden kendisine yakıştırdığı Fuat Beyin oğlu Remzi ile evlenmeyi kabul eder çok derinlere inmeden Remzinin kibar iyi ve eliaçık bir insan olduğuna inanır. İkinci çocuk için hazır olmayan Refik Ayşenin nişanı dönüşü evde hasta yatan Perihan'a yolda düşündüğünü ve çocuğun adının Ahmet olması gerektiğini söyler.

Üçüncü bölüm Ahmet ile başlar nişantaşındaki apartmanın çatı katında yaşar Ahmet babasından kendisine sadece bu apartman katı kalmıştır çünkü babası hisselerini satmış ve parasınıda yeyip bitirmiştir .Ablası Melek'in  durumu iyi olduğu için bu daireyi kardeşi Ahmete bırakmıştır. Alt katta babaannesi Nigan hanım hasta yatmaktadır amcası Osman ve yengesi Nermin  kuzeni Celil ve eşi de bu apartmanda otururlar . Ahmet ressamdır Galatasaray lisesinde okuduktan sonra Pariste resim eğitimi almıştır. Babası Refik ise annesi Perihandan ayrıldıktan sonra 10 yıl babaanesi ile yaşamış ve kanserden ölmüştür annesi Perihan ise başkası ile evlenmiştir. Refikte babası gibi yaptığı işi benimseyemez resimlerinin anlaşılmamasından şikayet etsede resim yapmanın devrime ne gibi bir faydası olduğu yönündeki çelişkili  düşünceleri içerisinde boğulmaktadır. Bağımsız sosyalist olan Ahmet zamanının büyük bölümünü çatıkatındaki dairesinde resim yaparak geçirir . Kitabın son ayfalarına gelindiğinde kuzeni Celilin evine yemeğe çağrılır Ahmet orada  amcası Osman karısı Nermin , kuzeni Celil eşi Mine, diğer kuzeni Lale ve eşi Necdet, halası Ayşe kocası Remzi ve Celilin çocukları Cevdet ve Kaya vardır.Yemek sonrası tek konuşabildiği kişi olan arkadaşı İlknurla buluşur Ahmet,  ikili arasında geçen diyaloglarda Ahmetin babası Refik in tuttuğu günlükleri çeviren İlknur günlüklerde yazanlardan bahseder bu günlüklerde  Cevdet beyden Ömer ve Muhittine kadar bir çok kişi vardır . İlknur tektek bu kişilerle ilgili Refik'in yazdıklarını anlatır bir çoğunu zaten Ahmet bilmektedir İlknur ise şimdi o kişilere ne olduğunu sorar babasının arkadaşı Ömer Kemahta çiftçiliğe devam etmiştir zengin ve aptal olan bir kadınla evlidir.Muhittin AP milletvekili olmuştur iddia ettiği üzere 30 yaşında iyi bir şair olmadığı için kendisi öldürmemiştir.

Gece sonunda İlknuru evine bırakan Ahmet daha önceden babasınında hep yaşadığı ve kendini sorguladığı düşünceler içerisindedir resim yapmaya devam etmekmi yoksa devrim yolunda birşeylermi yapmak gerekli idi babasının günlüklerini bırakmak için babannesinin evindeki babasının annesi Perihandan ayrılıp 10 yıl geçirdiği odaya gitmeye karar verir gittiğinde onu bir süpriz bekler babaannesi Nigan Hanım artık yaşamıyordur başında yıllardır onlara hizmet eden Emine Hanım ve hemşire çaresizlerdir evde hiç susmayan saatin artık çalışmadığını farkeden Ahmet bir müddet orda kalıp gelenlerin kalabalığında farkedilmeyeceğini anladığı anda yukarı çıkar ve terastan nişantasını izler.

Daha öncedende söyledğim gibi Orhan Pamuk kitaplarını okumak sanırım biraz olgunluk gerektiriyor zira o dönem içerisinde ülkeyi derinden etkileyen olaylara karakterilerin kayıtsız kalması yada yazarın isteği üzerine üzerinde fazla durulmaması benim eskiden eleştireceğim bişeydi örneğin  Atatürk 'ün ölümünün bir kaç kelime ile geçiştirilmesi kazanılan zaferler yerine ülkenin batıya göre geride kaldığının  düşünülmesi ve batı hayranlığı karakterlerin hepsinde mevcut. İyi eğitim almış maddi sıkıntı yaşamayan gençlerin bir düşünceye iananmk  ve ona kayıtsız şartsız bağlı olamama gibi bir sıkıntıları mevcut ve iç hesaplaşmalarında sürekli ''Ne yapmalıyım ve Hayatının anlamı nedir '' i sorgulamaktadırlar. O dönem içerisinde nişantaşında yaşayan üç kuşak bir ailenin hikayesi okumaya değer değişik bir bakış açısı sunuyor.

İyi Okumalar...